UYKUSUZLUĞUN AKADEMİK BAŞARI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ – Özlem Tokman

resting-peacefully2-1576097-640x480

Uykusuzluk deyip geçmemek lazım. Biz yetişkinler için birkaç saat eksik uyumanın gündüz yaptığımız faaliyetlerin kalitesi ve zihinsel kabiliyetlerimiz üzerindeki etkisi sınırlı olsa da, aynı derecede uykusuz kalmanın özellikle ergenler üzerinde, gündelik performansı etkileyen, akademik başarıyı düşüren izdüşümleri olabilir.

UCL (University College London) Eğitim Fakültesi’ne bağlı Hayat Boyu Öğrenme ve Uyku Laboratuvarı’nda yapılan bir araştırmada uykusuzluğun ya da kalitesiz gece uykusunun ergenlerde dikkat eksikliği ve hafıza sorunlarına yol açtığı, bilişsel kapasiteyi etkilediği ve akademik başarıda genel bir düşüşe yol açtığı tespit edilmiş.

Uyku eksikliği aslında çocukluk döneminden itibaren dil gelişimini ve hafızayı etkileyip sorun çözme, karar alma, olumsuz duygularla baş etme gibi yetenekleri kısıtlıyor.

Yetersiz ve kalitesiz uyku;

  • gündüz uykulu olmaya/uyuklamaya,
  • beslenme alışkanlıklarının bozulmasına,
  • bilişsel yeteneklerin kısıtlanmasına,
  • akademik başarının düşmesine,
  • risk alma eğiliminin artmasına,
  • odaklanmanın güçleşmesine,
  • davranışların kontrolünün ve duygu yönetiminin zorlaşmasına yol açıyor.

Ergenler için uzmanların önerdiği gece uykusu 9 saat. Ancak gençler hem yetişkinliğe adım atarken geçirdikleri biyolojik ve beyinsel dönüşüm hem de çevresel faktörler nedeniyle nadiren bu kadar uzun uyuyabiliyorlar. Sabah okula gitmek için erken kalkma zorunluluğu, gece yatmadan önce bilgisayar ya da cep telefonu kullanımı, kahve, çay ya da enerji içeceği tüketimi, stres ve duygusal sorunlar uykunun uzunluğunu ve kalitesini düşürüyor. Örneğin gece yatmadan yarım saat öncesine kadar sosyal medyada zaman geçirmenin uykuya dalmayı zorlaştırdığı söyleniyor.

Schoolgirl yawning beside textbooks

Designed by Photoduet – Freepik.com

Bedensel ve beyinsel bir dönüşüm içinde olan ergenlerin uykuya biz yetişkinlerden çok daha fazla ihtiyaç duyduklarını söyleyebiliriz. Sınavlar, okul stresi, çalkantılı bir duygusal dünya, sosyal ortamlarda varlık gösterme ve kabul görme endişesi ergenlerin hayatına egemen olan durumlar. Böylesine zor ve belirsizliklere gebe bir dönemde gençlerin ihtiyaç duyduğu en önemli şey sağlıklı işleyen bir zihin oluyor. Kim olduğunu anlamaya çalışan, toplumda kendine bir yer edinmeye gayret gösteren ergenlerin zihninin doğru işlemesi, sağlıklı kararlar alabilmeleri, davranışlarını ve duygularını kontrol edebilmeleri gerekiyor. Tüm bu sayılanlar ergenler için belki de en zor şey.  Uykusuzluktan dolayı yorgun düşmüş bir zihnin doğru kararlar almasını, anlatılanları dinlemesini, anlamasını, sağlıklı iletişim kurmasını ve sınavlarda istenilen başarıyı göstermesini beklemek saflık olabilir. Çocuklarda üç gün üst üste üçer saatlik eksik uykunun bilişsel kapasitenin %50 azalmasına yol açtığı söyleniyor. Şayet bu bulgular doğruysa ihtiyaç duyulandan daha az uyuyan çocuğun davranışlarının bozuk olması, anlatılanları dinlememesi, okulda ve evde sorun çıkarması beklenen bir durum olmalı.

Okulda sürekli sorun yaşayan bazı çocukların ve ergenlerin yaşadığı problemin temelinde basit bir uykusuzluk sorunu yatıyor olabilir. Her daim aktif olan beyin, stres hormonu olarak da bilinen kortizolun salgılanmasına yol açar. Hâlbuki her insanın günün bir aşamasında bunu dengeleyip gece uykusuyla harekete geçen melatonin hormonunu salgılamaya başlaması gerekir.  Gece uykusuz geçen her saat daha az melatonin, daha çok kortizol hormonu demek. Uykusuzluk sorunu yaşayan çocuklara melatonin içeren ilaçlar vermeye başlamadan önce uykusuzluğun altında yatan temel nedeni keşfetmek faydalı olabilir. Gece uyumadan önce içilen bir bardak çay, sosyal medyada geçirilen ve masum gibi görünen yarım saat, gece uykusunu bozan asıl neden olabilir.

Ayrıca ergenlerin zihnini; endişe, korku ve stres gibi uyaranlarla harekete geçen beta beyin dalgası hâlinden, sakinlik ve gevşemeyle gelen alfa beyin dalgası hâline geçirmek uykuya daha hızlı dalmayı ve uyku kalitesini arttırmayı sağlayabilir.

Alfa beyin dalgalarının kişinin daha paylaşımcı, anlayışlı ve barışçıl olduğu durumlarda hareketlendiği biliniyor. Özellikle sosyal medya ile internetin genelinde izlenen video ve görüntüler ergenlerin zihninin ağzına kadar dolmasına, iyi ya da kötü her türlü imajın ve izlenimin zihnin gerisinde bir çöplük gibi birikmesine yol açıyor. Bu görüntüler ve düşünceler biz farkına bile varmadan onları daha materyalist, daha az paylaşımcı hâle getirip, içlerindeki olumlu ve barışçıl duyguların başka uyaranlarla tetiklenip şiddet ve öfkeyle yer değiştirmesine neden olabiliyor. Bu zihinsel durum uyku eksikliğine, uyku eksikliği dikkat dağınıklığına, dikkat dağınıklığı yanlış kararlara, davranış bozukluklarına, risk alma eğilimine, sınavlarda başarısızlığa hatta istemediğimiz duygusal ve psikolojik sorunlara davetiye çıkarıyor.

İşte tam da bu nedenle, uykusuzluk deyip geçmemek lazım. Basit bir uykusuzluk probleminin ergenlerin yaşadığı daha ağır davranışsal ve duygusal sorunların temel taşı olabileceğini ve akademik performanslarını düşüreceğini hiç akıldan çıkarmamak gerek.

©Yayımlanan yazıların tüm hakları Kelime Yayınları’na aittir. Yazıların bir bölümü ya da tümü, kaynak gösterilse dahi izinsiz olarak kullanılamaz.

ÇOCUĞUMUN DERS ÇALIŞIRKEN ODAKLANMASINA NASIL YARDIMCI OLURUM? – Özlem Tokman

 

kids-1093758_640

Okullar açılır açılmaz en büyük kaygımız çocuklarımızın derslere odaklanması, ödevleri zamanında tamamlaması, sınavlara hazırlanması, öğretmenleri dinlemesi hâline geliyor. Fakat bu kaygılarımızla ilgili çözümler genelde “Şunu yap, bunu yap, dersinin başına otur, ödevini bitir, öğretmenini dinle,” gibi söylenmelerin ötesine geçemiyor. Söylenmenin sorunları çözmediğini, aksine çocukları duyarsız hâle getirdiğini hepimiz pekâlâ biliyoruz.

Bu noktada yapılması gereken, çocuklarımıza odaklanmalarını kolaylaştıracak bir ortam yaratıp faydalı bazı teknikler sunmak. Çocukların çevresini saran artan sayıdaki uyaranları düşündüğümüzde onlar için konsantre olmak, zorlayıcı ödevleri zamanında tamamlamak, zamanı verimli kullanmak hiç de kolay değil. Bu nedenle, şunu yap bunu yap, uyarılarını bir kenara bırakıp bir strateji belirlemekte ve çocuklara uygulayabilecekleri basit yöntemler sunmakta fayda var. İsterseniz bu yöntemlerden birkaçına göz atalım:

ÇEVREDEKİ UYARAN SAYISINI EN AZA İNDİRİN

Çocuğunuz bir proje hazırlarken, uzun bir ödevi bitirmeye çalışırken, sınavlarına hazırlanırken onun için öğrenmeyi teşvik eden bir ortam yaratın.

Evin diğer bireyleri müzik dinleyip, televizyon seyrederken çocuğun uzun süre odaklanmasını, zamanını verimli kullanmasını bekleyemeyiz.

Çocuğun çalışması için özel bir alan belirleyin. Bu kendi odası, mutfak masası, yemek masası gibi bir yer olabilir. Önemli olan masadaki ve çevredeki uyaranların ve dikkat dağıtıcı şeyleri sayısını azaltmaktır.  Masanın üzerindeki gereksiz kitapları, kırtasiye malzemelerini ve gereçleri kaldırıp sadece o ödevi tamamlamak için gereksinim duyulan şeyleri koyalım. Televizyonu, müzik setini kapatalım, telefonları bir kenara koyalım. İşte bu iyi bir başlangıç!

SÜRE BELİRLEYİN

Belirli bir ödevi, projeyi ya da sınav için yapılan tekrarları tamamlamak üzere süre belirlemek, çocuğunuza hedef koymayı ve bu hedefe belirlenen süre içinde ulaşmayı öğretir. Zaman yönetimi çocuğun hayat boyu kullanılabileceği bir yetenektir.

Belirlenen süre içinde hedefine ulaşan çocuğunuzu ödüllendirmek, mesela ödevini zamanında bitirince akşam yemeğinden önce arkadaşlarıyla bir süre oynamasına, televizyon izlemesine ya da bunun gibi zevk aldığı bir şeyi yapmasına izin vermek hedeflere verilen sürede ulaşmanın keyfini yaşamasını sağlayacak ve uzun vadede motivasyonunu artıracaktır.

children-studying-670663_640 

KISA ARALAR VERİN

Çocuklara nefes alıp zihinlerini dağıtmaları için süre tanımak her zaman faydalıdır. Başlarında Demokles’in kılıcı sallanıyormuş gibi, ödev bitmeden masadan kalkmak yok, gibi sözler sarf etmek çocukta kapana kısılmışlık hissi yaratır. İstikrarlı biçimde aynı kuralları uygulayıp gerektiğinde esneklik sağlamak sağlıklı bir davranış biçimidir.

Ara vermek çocukların zihinlerini tazeler, onlara uzun ve zorlayıcı bir görevi tamamlama gücü verir. 2011 yılında Illinois Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, beynin uzun süre aynı konuya odaklanmaya çalıştığında aşamalı olarak uyaranları algılamayı bıraktığı tespit edilmiş. Kısa aralar kişilerin yeniden odaklanmasını kolaylaştırıyormuş.

Ancak kısa aralarda zihni dinlendiren faaliyetler yapılmalı. Burada kastedilen dersin başından kalkıp televizyonun başına oturmak tabii ki değil. Evin içinde yürümek, biriyle sohbet etmek, bir çizgi romanının sayfalarını karıştırmak, bir şeyler yemek zihni rahatlatan faaliyetler olarak kabul edilebilir.

YAPILAN İŞİN ÇOCUĞUN YETENEKLERİNE VE KAPASİTESİNE UYGUN OLUP OLMADIĞINI DENETLEYİN

Çocuklar çoğu durumda önlerine koyulan iş çok zor ya da kolay olduğu için odaklanmakta güçlük çekerler.

Çocuğun beynindeki uyaranları harekete geçiremeyecek kadar kolay işler ya da ödevler konsantrasyon sürelerini azaltır. Zor görevler için de aynı şeyi söylemek mümkün.

Çocuğunuzu gözlemleyin ve öğrenme faaliyetinin onun yeteneklerine ve kapasitesine uygun olup olmadığını düşünün. Örneğin zor bir görevi parçalara bölerek sunmak ya da çocuğun zorlanacağını düşündüğünüz noktalarda yardım önermek, o ödevin çocuğun zihninde aşılmaz bir dağ gibi büyümesini engelleyip yenilgi hissini ortadan kaldıracaktır.

©Yayımlanan yazıların tüm hakları Kelime Yayınları’na aittir. Yazıların bir bölümü ya da tümü, kaynak gösterilse dahi izinsiz olarak kullanılamaz.

EĞİTİMDE YENİ BİR BAKIŞ AÇISI MÜMKÜN MÜ?-Özlem Tokman*

children-286239_640

Yeni bir eğitim anlayışının mümkün olup olmadığı son zamanlarda sıkça tartışılan bir konu. Bu meselenin günden güne daha da önemli hâle gelmesi geleneksel eğitimin, ailelerin ve öğrencilerin karşılaştığı sorunlara cevap verememesinden kaynaklanıyor.

Eğitimde reform alanında öncü bir ülke olan ve tüm dünyaya, başarılı yerel eğitim sistemiyle örnek teşkil eden Finlandiya’dan bu konuda öğreneceğimiz pek çok şey var. Okul reformu alanında çalışan Finlandiyalı eğitim uzmanı Pasi Sahlberg, şu anda dünyada 75 milyon gencin işsiz olduğuna ve bu gençlerin muhtemelen hiçbir zaman iş bulamayacağına dikkat çekiyor.

Sahlberg, giderek ağırlaşan bu sorunun benimsediğimiz geleneksel bakış açısıyla çözümlenemeyeceğini söylüyor. Bizler, anne-babalar ve eğitmenler olarak başka bir kuşağın, bambaşka bir bakış açısının ürünüyüz. Sahlberg’e göre bizler, eğitim almak istediğimiz alanı seçip üniversiteye giden, diploma alan, sonra bir iş bulup yıllarca aynı işte çalıştıktan sonra emekli olan bir neslin çocuklarıyız. Fakat günümüzde tek bir işte hayat boyu çalışıp emekli olmak büyük bir lüks ve çocuklar bu gerçekliğin farkındalar. Yani gelecek belirsizlikler ve çeşitli zorluklarla dolu. Veliler olarak yapmamız gereken çocuklarımıza bu dikenli yolda ilerlerken hem yardımcı olmak hem de içinde bulundukları koşulları dikkate alarak onlarla empati kurmak.

Sahlberg empati kurmanın anne-babalar için ilk başta çok kolay olmayacağını da belirtiyor. Çünkü empati kurmak demek karşınızdakini anlamak ve aktif bir çabayla ona destek olmak anlamına geliyor. Çocuklarımız, “Neden üniversiteye gitmem gerekiyor?” diye bir soru yönelttiklerinde onları anlayıp bu sorunun temelinde yatan kaygıyı ve farklı bakış açısını görebilmemiz gerekiyor.

Sahlberg’e göre, çocuklarımız kabul edilemez gibi görünen bir soru yönelttiklerinde bile durup onları dinlemeliyiz. “Ben üniversiteye gittim, sen de gideceksin” ya da “Ben okuyamadım ama sen üniversite okuyacaksın” gibi yaklaşımların eğitimde aradığımız reformu getirmesi mümkün değil. Anne ve babalar olarak tüm bu soruları ciddiye almalı, çocuklarımızın isteklerine saygı duymalıyız.

Pasi Sahlberg, gelecekte üniversite diploması sahibi olmanın eskisi kadar önemli olmayacağını da belirtiyor. Üniversiteye gitmemeyi tercih eden gençlerin sayısının artacağını ve bu gençlerin yeteneklerini ve becerilerini kullanarak üniversite mezunlarından daha fazla gelir elde edebilecekleri iş alanları yaratabileceklerini söylüyor.

Okumaya devam et “EĞİTİMDE YENİ BİR BAKIŞ AÇISI MÜMKÜN MÜ?-Özlem Tokman*”

HAYATIN GÜÇLÜKLERİYLE MÜCADELE EDEBİLEN ÇOCUKLAR YETİŞTİRMENİN YEDİ YOLU – Özlem Tokman

Çocuklarımızı çalışkan, dürüst, toplumla uyum içinde yaşayan bireyler olarak yetiştirmek kadar onların duygusal gelişimine, yaratıcılığına ve zorluklarla mücadele kabiliyetlerine de katkıda bulunmakla yükümlüyüz. Özellikle duygusal ve fiziksel zorluklarla karşı karşıya kaldıklarında, dalgalı sularda boğulup gitmelerini engellemek için onlara erken yaşlardan itibaren hayatın güçlükleriyle mücadele tekniklerini öğretmeliyiz.

İşte çalkantılı sularda hayatta kalmayı beceren ve her ne olursa olsun yüzlerindeki gülümsemeyi kaybetmeyen çocuklar yetiştirmenin yedi yolu:

turtle1) Çocuğunuzu korumak ve onu sevdiğinizi göstermek adına onun her ihtiyacını karşılamayın.

Çocuklar duygusal olarak olgunlaşmak için karşılaştıkları sorunları kendi başlarına çözme kabiliyetlerini geliştirmek zorundadırlar. Bu yeteneği geliştirmenin yaşı da yoktur. İki yaşındaki çocuğun yere düşen oyuncağını almaktan, on yaşındaki çocuğun odasını toplamaya ya da on beş yaşında bir genci otobüsle gidebileceği hâlde her gün arabayla okula taşımaya kadar pek çok ihtiyaç kolaylıkla ve gönüllü biçimde ana-babalar tarafından karşılanabilir.

Düşünmeden, belki de refleks olarak geliştirdiğimiz bu davranış biçimleri zamanla çocukları bize bağımlı hâle getirir. Kendi başlarına kaldıklarında yapmaları gereken ufak işler gözlerinde dağ gibi büyümeye başlar. Güçlü ve hayattan korkmayan çocuklar, küçük yaşlardan itibaren kendi işlerini yapmayı ve gerektiğinde başlarının çaresine bakmayı öğrenen çocuklardır.

Aşırı korunan çocuklar ileride aşırı endişeli bireyler olmaya adaydır.

Okumaya devam et “HAYATIN GÜÇLÜKLERİYLE MÜCADELE EDEBİLEN ÇOCUKLAR YETİŞTİRMENİN YEDİ YOLU – Özlem Tokman”

BAŞARI ODAKLI VE REKABETÇİ EĞİTİM ÇOCUKLARIMIZI HASTA MI EDİYOR? – Özlem Tokman

homework-1421562-639x539

Modern toplumdaki genel geçer başarı anlayışı; okulda başarılı olmak, iyi notlar almak, öğretmenlerin takdirini kazanmak, uzun vadede iyi bir üniversiteye girip bol kazanç sağlayan bir işe sahip olmakla eş tutuluyor.

Ancak bu geleneksel başarı anlayışı giderek sorgulanan bir konu hâline geliyor. Çünkü olumlu gibi görülen bir kavramın olumsuz sonuçlara gebe olduğu her geçen gün daha açık biçimde ortaya çıkıyor. Geleneksel başarı anlayışıyla koşullanan çocukların ve gençlerin stres, endişe bozukluğu gibi ruhsal rahatsızlıkları çok erken yaşlarda yaşamaya başladıkları görülüyor. Daha önceleri sadece yetişkin yaşamına ait olduğu sanılan ruhsal sıkıntılar, günümüzde çocuklarımızı da etkiliyor. Hatta bu ruhsal çıkmazların fiziksel sağlığı da bozduğu; baş ağrıları, kalp rahatsızlıkları, kanser gibi hastalıkların davetçisi olduğu söyleniyor.

Amerika’da bu konu üzerine yapılan ciddi bir araştırmanın gayet çarpıcı bazı sonuçları var. St. Louis Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Pediatri Profesörü olan Dr. Stuart Slavin, kendi öğrencileri arasında artan stres ve endişe bozukluğuna çare bulmak için ders programında değişiklik yaparak giriş niteliğindeki dersleri notlandırmak yerine sadece geçme ve kalma sistemi getirip, öğrencilere her iki haftada bir yarım gün tatil verilmesini öneriyor. Altı yıl boyunca uygulanan gözden geçirilmiş bu program sayesinde öğrencilerin stres ve kaygı bozukluğu durumunda kayda değer bir düşüş gözlemleniyor.

Dr. Slavin, Kaliforya’daki Irvington Lisesi ile işbirliği içinde yaptığı bir başka araştırmada ise hiç beklemediği rahatsız edici sonuçlarla karşılaşıyor. Geçen yaz, Silikon Vadisi’nde bir uydu kent olan Fremont’ta Irvington Lisesi öğrencilerinin üçte biriyle yaptığı anket sonucunda, öğrencilerin %54’ünün ortadan şiddetliye kadar farklı düzeylerde stres ve kaygı bozukluğu yaşadıklarını tespit ediyor.  Bu rakamın yetişkinler arasında görülen stres ve endişe bozukluğu değerlerinin çok daha üzerinde olduğunu açıklayan Dr. Slavin, sonuçların endişe verici düzeyde olduğunu söylüyor.

Bu bulgular Amerikan toplumuna ait olsa da, tüm modern toplumlarda benzer bir eğilimin olduğunu tahmin etmek zor değil. Çocuklarımız sabah uyandıkları saatten akşam yatana kadar, kimi zaman beş dakika bile boş kalmadan oradan oraya koşuşturuyorlar.  Hafta sonları ödevler, spor faaliyetleri ya da başka türlü sosyal etkinliklerle geçiyor. Sınavlar ve ödevler yüzünden kaliteli bir gece uykusundan mahrum kalabiliyorlar.

Çalışmak, üretmek, azmetmek, sabırla adım adım ilerlemek tabii ki sahip olunması istenen erdemler. Ama çocuklarımıza durmaksızın koşmayı öğretmek onların hem gençliklerini hem de yetişkinlik hayatlarını esir alacak bir anlayış. Çocuklarımıza koşmak kadar durmayı, azmetmek kadar zincirleri boşaltıp rahatlamayı, zorluklarla savaşmak kadar teslim olmayı da öğretmemiz gerekiyor.

Çocuklarımız hayatlarının her aşamasında rekabete, strese, karşılaştırmaya, yargılanmaya, sorgulanmaya maruz kalıyorlar. Empati duygusundan mahrum biçimde büyüyen nesiller kendilerini bir başkasının yerine koyup hayatı onun gözleriyle görebilme becerisinden uzak yaşıyorlar. Hayatın amacı çevrelerindeki diğer insanlarla uyum ve barış içinde var olmak yerine, başarılı olmak ve daha çok şeye sahip olmak hâline geliyor.

Bu durum çocuklarımızın mutluluğunu ambargo altına alıp erken yaşlarda stres ve kaygı problemleriyle karşılaşmalarına yol açıyor.  Sürekli stres altında, kendini kanıtlama ve başarma kaygısı içinde yaşamanın fiziksel sağlık üzerinde de pek çok olumsuz etkisi olduğu artık yadsınamaz bir gerçek.

meditation-1434899-640x480

Peki o zaman ne yapacağız?

İşe sempatik ve parasempatik sinir sistemimizi uyum ve denge içinde çalıştırmakla başlayabiliriz. Çünkü bu denge bozulduğu an hastalıklara da davetiye çıkarmış oluyoruz.

Sempatik sinir sistemi gün içinde devrede olan; hareket, heyecan, korku, zorlanma gibi fiziksel ve ruhsal durumlarla tetiklenen bir sistem. Aslında sempatik sinir sistemi insanın hayatta kalmasını, zorluklarla mücadele etmesini sağlayan ve en ilkel güdülerimizle harekete geçen bir sistem. Vahşi bir hayvan koşarak üzerimize geldiğinde arkamıza dönüp kaçıyorsak, bu sempatik sinir sistemimizin devrede olduğunu gösterir. Tehlikelerden kaçma güdüsü bizi hayatta tutma amacına hizmet ettiği sürece bir anlam taşır. Fakat modern hayatta, gün içinde vahşi bir hayvanla karşılaşma olasılığımızı bir düşünün!  Modern yaşamda bizi ve çocuklarımızı ürküten şeyler bambaşka. Ödev baskısı, sınavlar, aile içi sorunlar, kendini sosyal ortamlarda kanıtlama ve kabul görme isteği gibi pek çok endişe kaynağı var. Bütün bu duygu durumları sempatik sinir sistemini harekete geçirir ve parasempatik sistemin etkinliğiyle dengelenmediği sürece bağışıklık sistemimizi zayıflatarak bizi hastalıklara karşı daha savunmasız hâle getirir.

Artık ilkokul çağındaki çocuklarda bile görülen baş ağrısı, ülser gibi stres kaynaklı sorunların sürekli olarak sempatik sinir sisteminin devrede olmasından kaynaklandığı düşünülüyor.

Sempatik sinir sistemini dengeleyen parasempatik sistem, dinlenme, sakinleşme, düzgün nefes alma, kaliteli uyku gibi faaliyetlerle aktive olur.

İşte bu nedenle çocukların ve gençlerin günlük programına, üzerlerindeki baskıyı hafifletecek kısa dinlenme ve yenilenme faaliyetleri yerleştirilmelidir.

Çocuklarda parasempatik sistemi harekete geçirmenin yolları:

  • Doğru nefes alma tekniklerini öğretmek. Derin nefes almak ciğerlerimizin temiz havayla dolmasını, beynimize daha çok oksijen gitmesini ve tüm kaslarımızın gevşemesini sağlar. Uyuyan bir bebeğin nefes alışverişini taklit edercesine karnımızı bir balon gibi şişirip indirerek derin nefes alıp vermek, stresi azaltmak için en etkili yöntemdir. Okulda ders aralarında öğretmenler tarafından da kolaylıkla uygulanabilecek bu teknikle çocukları sakinleştirmek, zihinlerinin berraklaşmasını sağlamak mümkündür.
  • Meditasyon zilleri çalmak. Tibet zilleri diye de anılan bu ziller belli aralıklarla çalındığında sakinlik ve sessizliği davet eder. En hareketli çocuk gruplarının bile bu tür ziller çalındığında sessizleştiği ve zilin yankılanışını dikkatle dinledikleri görülmektedir. Bu faaliyet hem evde hem okulda uygulanabilir.
  • Başka hiçbir şey yapmadan müzik dinlemek. Öğrencilerin başlarını okul sıralarına koyup beş dakika müzik dinlemeleri sağlanabilir.
  • Kitap okumak ya da hikâye anlatmak. Ekran bağımlılığından kurtulmanın ve derin dinlenmenin sihirli anahtarı birkaç sayfa kitap okumak ya da kitap okuyan birini dinlemek olabilir.
  • Sabahın ilk saatlerinde ya da uyumadan önce basit esneme hareketleri yapmak. Doğru nefes alarak yapılan esneme hareketleri vücudu ve zihni dinlendirir.
  • Bir topluluk duygusu yaratmak. Çocuklar ve gençler bazen kendilerini dışlanmış hissederler ya da kimsenin onları yeterince anlamadığını düşünürler. Okullarda bir topluluk duygusu yaratmak önemlidir. Ders aralarında ya da günün belli bir saatinde halka oluşturup yere oturularak çocuklarda bütünün bir parçası oldukları hissi kuvvetlendirilebilir. Halkadaki öğrenciler fiziksel olarak birbirlerine yakınlaşınca duygusal olarak da birbirlerini anlamaya daha meyilli olurlar. Bu esnada öğretmenin rehberliğinde bir konu belirlenip konuşulabilir. Bu halkada yargılama, sorgulama olmamalıdır. Çocuklar duygularını utanıp sıkılmadan ifade edebilmelidir. İlk çekingenliği atmak için öğrencilerden bir mandalina ya da portakalı soyup paylaşmaları ve sakin hareketlerle, acele etmeden yemeleri istenebilir. Paylaşmak birlik ve güven duygusunu pekiştirir, bencilliği ve rekabeti azaltır. Aynı şey evde, televizyon ve telefon gibi dikkat dağıtıcı aletlerden uzak bir yerde de yapılabilir. Aile bireyleri birlikte bir meyve yiyerek ya da birer bardak çay içerek sakinlik içinde oturup konuşabilirler.
  • Sessizlik saati. Her okulda günde bir kere uygulanmalıdır. On beş dakika boyunca hiç kimsenin konuşmadığı, herkesin kendi iç dünyasına döndüğü ve istediği bir faaliyetle meşgul olduğu, sükunet içinde geçen on beş dakika, öğretmenlerin ve öğrencilerin üstündeki stresi azaltmanın en basit yolu olabilir.

Hareket etmek kadar durmak, konuşmak kadar susmak, başarmak kadar işleri oluruna bırakmak da önemlidir. Çocuklarımıza hareket ve durma arasındaki bu hassas dengeyi öğreterek, onların ileride tahminimizden daha mutlu, sağlıklı, huzurlu ve başarılı bireyler olmalarını sağlayabiliriz.

©Bu sitede yayımlanan yazıların tüm hakları Kelime Yayınları’na aittir. Yazıların bir bölümü ya da tümü, kaynak gösterilse dahi izinsiz olarak kullanılamaz.

 

ÇOCUKLAR, CEP TELEFONLARI VE İLETİŞİM ÇAĞININ DİĞER TEHDİTLERİ – Özlem Tokman

boy-with-phone-1310855-639x1076 (1).jpg

Çocuklarımıza kendilerine ait bir telefon satın almak için doğru yaş nedir diye sorarsanız, bu konuda kafamın çok karışık olduğunu söyleyebilirim. Çocukların sosyal olarak bağımsızlaştıkları, kısa sürelerle de olsa kendi başlarına arkadaşlarıyla dışarı çıkmalarına izin verilen on iki yaş sonrası yıllar doğru bir zamanlama olabilir.

Tabii cep telefonu iznini vermek, akıllı telefonlara yüklenebilecek programlara sınırlama getirmeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Çocukların cep telefonuna geçişleri kesinlikle aşamalı olmalı ve her bir aşama anne-baba tarafından sıkı biçimde denetlenmelidir.

Bu denetleme işinin ne kadar ciddi olduğunu geçen günlerde kızımla yaşadığım olumsuz bir deneyimle çok daha iyi kavramış bulunuyorum. Sekiz yaşını yeni dolduran kızıma birkaç ay önce eşimle birlikte telefon verme kararı aldık. Zamanlamanın çok da doğru olmadığını hissederek telefonun tamamen ona ait olmadığını ama kontrolümüz dâhilinde kullanabileceğini söyledik. Bu şu demekti: Telefona oyun, mesajlaşma programları yüklemek yasak, telefonda oyun oynamak, YouTube videoları izlemek, internete girmek yasak, bizimle birlikte dışarı çıktığında yanına telefon alması ya da okula götürmesi de yasak. Telefonu sadece birkaç yakın arkadaşına telefon etmek ve SMS göndermek için kullanacaktı. Ayrıca sekiz yaşından itibaren yaşadığımız güvenlikli sitede arkadaşlarıyla birlikte tek başına dışarı çıkıp oynamasına izin verdiğim için aradığımda ona ulaşabilmek, eve kaçta dönmesi gerektiğini söylemek benim için de bir kolaylık olacaktı.

Okumaya devam et “ÇOCUKLAR, CEP TELEFONLARI VE İLETİŞİM ÇAĞININ DİĞER TEHDİTLERİ – Özlem Tokman”

ÇOCUKLA KİTAP ARASINDA BAĞ KURMAK, SANATA SANATLA ARACILIK ETMEK – Hafize GÜNER

for-reading-796374_640

Ülkemizde çocuk edebiyatının son yıllarda büyük ivme kazandığını söyleyebiliriz. Artık hem yerli hem de çeviri olarak nitelikli pek çok çocuk kitabı basılıyor; buna paralel olarak da okuma kültürü oluşturulması konusunda aktüel ve akademik yazılar yayınlanıyor, yayınevleri çeşitli konferanslar, çalıştaylar düzenliyor. Çeşitli sitelerde ve anne blogları başta olmak üzere pek çok farklı sanal platformda çocuk kitabı tanıtım yazıları ve kitaplardan yola çıkarak yapılan öğrenme etkinlikleri paylaşılıyor. Tüm bunlar elbette çok kıymetli gelişmeler. Peki, bu gelişmelerin ve üretkenliğin içerisinde, teknolojinin hızla geliştiği ve her geçen gün hayatımızda daha da çok yer ettiği bu çağda çocuğun kitapla bağ kurmasına aracılık eden biz yetişkinler neler yapacağız? Çocukların kitaplarla buluşmasını nasıl sağlayacağız?

Bu konuda ebeveynlere, öğretmenlere, kütüphanecilere, yayınevlerine hatta kitapçılara çok iş düşüyor.  Çocukla kitap arasında bağ kurmada rol alan tüm bu öğelerin öncelikle nitelikli çocuk edebiyatının ne olduğunu iyi kavraması gerekiyor. Çünkü yazımın başında da belirttiğim hızlı değişim, rekabeti ve farklı piyasa koşullarını da beraberinde getiriyor. Maalesef sapla saman birbirine karışıyor. Bununla beraber çocuk için seçilen kitapların çocuğa sunulması da oldukça önemli. Bunun önemini bilen pek çok yayınevi, çocukla kitap arasında bağ kurma rolünü yazarlara ve çeşitli uzmanlara vermeye başladılar. Birçok yazar, interaktif etkinlikler planlar ve uygular oldu. Soru cevaptan öteye gitmeyen söyleşiler artık bir kenara bırakıldı. Son zamanlarda yaratıcı okuma, masal/hikâye anlatıcılığı gibi alanlar öne çıkmaya başladı. Kitabın çocuk okurla buluşması için birçok araç kullanılır oldu. İşte bu araçlardan belki de en güçlüsü oyundur. Bu aracın, bu yöntemin tekniklerini hem ebeveynler, hem eğitimciler hem de yayıncılar bir kez daha düşünmeliler. Çocuk, zaten dinlediği ya da okuduğu kitaptaki karakterleri kendiliğinden zihninde canlandırır, onları konuşturur; kimi zaman onlar olur kimi zaman o karakterler çocuğun oyun arkadaşı olur. Onlar, o karakterler oyun kadar gerçektir. Bir kitabı oyunlaştırmak onu görünür kılar ve karakter gerçek anlamda ete kemiğe bürünür.  Çocuk oyun sırasında karaktere içerden ve dışardan farklı bakış açılarıyla yaklaşarak onunla kurduğu özdeşimi güçlendirir, karakter üzerinden kendini ifade eder. Gelin isterseniz oyunsu süreçleri işin içine katmak konusuna birlikte bir göz atalım.

 

  • Annelerin ve babaların doğru telaffuz, vurgu, tonlama, duraklama ve boğumlamayla bebeklik çağından başlayarak bebeklerine düzenli kitap okumaları ve okurken aynı zamanda kitaptaki karakterleri seslendirmeleri, onların duygularını duyumsatmaları okuma kültürünün adımlarının atıldığı bu ilk dönemde büyük önem taşır. Kitabı bebeğin erişeceği yere koymak, onun günlük rutininin bir parçası yapmak, sadece uyku öncesi değil her an ve her yerde okumak kısacası kitabı oyun ve oyuncak da olduğu gibi çocuğun yaşamının bir parçası hâline getirmek, doğal bir çaba gerekir ve her güzel şey gibi emek ister.
  • Çocuk büyüdükçe okunan kitabı canlandırmak, karakterlerin kuklasını ve maskesini yaparak ya da kostümünü oluşturarak role girmek, kitapta geçen mekânları oluşturarak kitabı oynamak kısacası çocuğun ana dili olan oyunu kullanmak kitapla kurulan iletişimi artıracak ve çocuğun düş ve düşünce dünyasını harekete geçirecektir.
  • Çocuklarla kitaplardan yola çıkarak yapılacak yaratıcı drama, yoga, dans gibi imgelem gücüne ve bedene dayalı etkinlikler ve yine yaratıcılıklarını açığa çıkaracak, el becerilerini geliştirecek diğer sanatsal faaliyetler, çocukların pek çok gelişim alanını desteklerken aynı zamanda da onların kitaptaki konu ve ileti hakkında kafa yormalarını sağlayacak, kitabı dilsel ve görsel metinle buluşturacaktır. Böylelikle çocuklar her oyunsal süreçte yeni bir yazar ve çizer ile tanışacaklardır. Çocuklar ancak eğledikleri ve eğlendikleri sürece öğrenirler.
  • İlkokul çağlarında ise okumayı öğrenmesiyle yapılacak yaratıcı okuma çalışmaları onların eleştirel düşünme becerilerini arttıracak ve okuma kültürü kazanmada önemli katkılar sunacaktır.
  • Anaokulu ve ilkokul çağından başlayarak çocuğun çocuk edebiyatından yola çıkarak hazırlanmış sanat yapıtlarıyla buluşması da çok değerlidir. Sinema ve tiyatroya uyarlanmış çocuk kitapları çocuğa farklı bir estetik algı kazandırırken aynı zamanda da onu kitaplara da yaklaştıracaktır. Çocuklar doğaları gereği eğlenmek ve gülmek isterler, aslında bu hepimiz için öyledir. Ancak çocuk dünyasında duyular ve duygular daha ön plandadır. Kitaptan yola çıkarak hazırlanan tiyatro oyunu sayesinde çocuk kitabın karakteriyle canlı olarak yüz yüze gelip tanışırken aynı zamanda heyecanlanır, kızar, duygulanır ve haz alır. İşte aldığı bu haz onu seyrettiği kahramana yaklaştırır. Kitap adeta üç boyutlu olarak onun karşısındadır ve farklı görsel imajlar çocuğu kuşatır. Müzik, ses, ışık ve dekor ile kitap gerçek olmuştur. Çocuk için oyun gerçektir. Dilerse o anda hoşlanmadıklarına itiraz edebilir, sevdiği şeyi söyleyebilir. Böylelikle kendini ifade etme özgürlüğünü yaşar, kitaba (aslında yaşama) dair soru sormaya ve sorgulamaya başlar. Tüm bunların yanında tiyatro, edebiyattan farklı olarak sosyal bir etkinlik olduğu için tüm duygularını arkadaşıyla paylaşır ve düşünceleri farklı bir boyuta ulaşır. Seyrettiği daha önce okuduğu bir kitap ise farklı bir sanat aracılığıyla onun yorumlanması yoluyla farklı bakış açıları kazanır. Eğer ilk defa tiyatro aracılığıyla o kitapla tanışıyorsa kitaptaki olaylar üzerine düşünmeye başlayacak, merak duyarak çocuk okurla kitap arasında iletişimi kurulacaktır.

 

IMG_3222

Klasik masallarının tiyatroya uyarlanması sık karşılaştığımız bir durum ancak çağdaş çocuk edebiyatının tiyatro aracılığıyla çocukla buluştuğu çok ender hatta ülkemiz için görülen bir şey değil. Bu nedenle bu sene 10. yılını kutlayan Kelime Yayınları’nın 3 yıl önce kendi bünyesinde kurduğu Kelime Çocuk Oyunları Atölyesi, çocuğun kitapla buluşması, sanata sanatın aracılık etmesi acısından çok önemli. Atölye, minimal bir tiyatro anlayışıyla çocuk okuru kitaplarının kahramanlarıyla tanıştırıp onları kitaplarındaki durumlar ve olaylar hakkında düşünmeye davet ediyor. Çevirmen, editör, tiyatro pedagogu, oyuncu, yönetmen, müzisyen, dekor -kostüm tasarımcısı ve görsel tasarımcıdan oluşan bir ekip 30 – 40 dakikalık mini bir oyun için çalışıyor. Bugüne kadar dünyada pek çok dile çevrilmiş olan ünlü Amerikalı yazar Arnold Lobel’in Kurbağa ve Murbağa adlı serisinden iki oyun, çocuk edebiyatına kült eserler kazandıran Alman yazar Janosch’un Haydi Gel Hazine Bulalım adlı kitabını ve yine dünyaca ünlü ancak ülkemizde çocuk okurun çok tanımadığı müthiş dadı Mary Poppins serisini oyunlaştırdı ve üç yılda yüzlerce seyirciye ulaştı.

Bu ve bunun gibi oluşumların sayısının artması ve çocuklarımızın sanatla iç içe büyümesi dileğimle.

 

©Bu sitede yayımlanan yazıların tüm hakları Kelime Yayınları’na aittir. Yazıların bir bölümü ya da tümü, kaynak gösterilse dahi izinsiz olarak kullanılamaz.

DİSİPLİN: AMA NASIL? ÇOCUKLARDA OLUMLU DAVRANIŞ GELİŞTİRMENİN YEDİ YOLU – Özlem Tokman

in-the-park-1393244-639x766

Her birimiz çocuklarımızı terbiye etmek ve gösterdikleri olumlu davranışları artırmak için içtenlikli bir çaba gösteriyoruz. Fakat çoğu durumda disiplini bilimsel bir konu değil de kişisel bir çaba olarak görüyoruz. Dolayısıyla her ailenin disiplin prensipleri birbirinden farklı oluyor. Hâlbuki disiplinin de kulak ardı etmememiz gereken bazı genel geçer kuralları var.  Çünkü el yordamıyla koyduğumuz, tutarlılık göstermeyen kurallar çocuklarımızla olan ilişkimize yarar sağlamaktan çok zarar veriyor.

İşe disiplinin ne olmadığını tanımlamakla başlamak istiyorum. Çoğumuzun düşündüğünün aksine, disiplin sadece çocuklardaki olumsuz davranışların önünü kesmek ya da sayısını azaltmaktan ibaret değil. Olumsuz davranışları azaltmak kadar olumlu davranışları artırmak da önemli. Olumsuz davranışları engellerken yerine yeni, olumlu davranışlar koymasını da öğrenmemiz gerekiyor.

Disiplin kelimesinin kökünü oluşturan Latince disciplina, öğrenmek ve öğretmek demek. Yani öğreterek, öğrenerek olumlu davranışların yerleşmesini sağlamak. Disiplinin kökeninde ceza vermek ya da olumsuz davranışları yasaklamak yok. Oysa disiplin kelimesini duyduğumuzda aklımıza gelen ilk şey cezalar ve yasaklar oluyor. Disiplinin bu şekilde algılanması, aslında askeri disiplin anlayışının bir yansımasıdır. Askeri disiplinde, bir grup insanın sorgulamadan, önceden belirlenmiş kurallara uyması sağlanır ve uyum gösteremeyenler cezalandırılır. Bu, sınırları oldukça katı biçimde belirlenmiş bir disiplin anlayışıdır.

Oysa disiplin, sevgiyle, şefkatle ve anlayışla da uygulanabilir. Disiplin ve sevgi, disiplin ve anlayış birbirini dışlayan kavramlar olmak zorunda değil. Çünkü etkili disipline giden yol sadece ceza vermekten değil, olumlu davranışlar geliştirerek olumsuzları kademeli olarak ortadan kaldırmaktan geçiyor.

Okumaya devam et “DİSİPLİN: AMA NASIL? ÇOCUKLARDA OLUMLU DAVRANIŞ GELİŞTİRMENİN YEDİ YOLU – Özlem Tokman”

EDEBİYATTAKİ GÜÇLÜ KIZ ÇOCUKLARI: ÇALISÜPÜRGESİ – Sanem Erdem

sabinebanenr

Küçükken siz de koltuk minderlerinden kendinize ev veya kale yapar mıydınız? Ben yapardım, ama benim yaptığım şey daha çok hareketli bir ev, yani karavandı. Oyuncaklarımı yanıma alıp dünyayı gezdiğimi hayal ederdim. Gezilerimde yetişkinlere yer yoktu, kendi gözüyle dünyayı anlamaya çalışan bir çocuktum sadece. Bu yüzden seyahat eden çocuklarla ilgili kitapları ilgiyle okur, çizgi filmleri merakla seyrederdim.

Bir de yalnız, daha doğrusu başlarında yetişkinler olmadan yaşayan çocuklar ilgimi çekerdi. Pippi Uzunçorap mesela, kendi evinde kuralsız programsız yaşayan küçük bir kız çocuğuydu. Ama bir süper kahraman kadar güçlüydü o, kendisinden kat kat büyük, iri cüsseli adamları kolayca alt edebilirdi. Yalnız yaşayan herkes için faydalı bir beceriydi bu.

Okumaya devam et “EDEBİYATTAKİ GÜÇLÜ KIZ ÇOCUKLARI: ÇALISÜPÜRGESİ – Sanem Erdem”

ÇOCUKLARIMIZA HAYATTAN ZEVK ALMAYI ÖĞRETMEK – Özlem Tokman

a-girl-with-a-pink-kite-1245909-640x960

Eğitim, bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gereken bir konu. Eğitimi akademik başarı odaklı hâle getirdiğimiz zaman, çocuklarımıza öğretebileceğimiz şeylerin sayısını fark etmeden kısıtlamış oluyoruz. Matematik, fen, tarih, Türkçe, yabancı dil gibi konular eğitimin büyük bir parçasını oluştursa da, artık eğitimin sadece bu derslerden ibaret olmadığı biliniyor. Bu nedenledir ki çocuklarımızın bir müzik aleti çalmasını, resim yapmasını ya da spor faaliyetlerine katılmalarını destekliyoruz. Çünkü bu tür spor ve sanat faaliyetleri, sürekli çalışan zihnimizi dinlendirip yeniliyor. Düşüncelerimizin daha berrak ve saf olmasını sağlıyor.

Çocuklar ve gençler bir şeyler öğrenirken, bir yandan da kendilerini tanımayı, bu dünyadaki varlık nedenlerini anlamayı, hayatın zorluklarla beraber zevkleri de beraberinde getiren bir süreç olduğunu kavramayı istiyorlar. Hayatı, bir adım öne geçmek için mücadele verdiğimiz bir yarış gibi sunmak çocuklara akademik başarı getirse de, uzun vadede mutluluk ve huzur getirmiyor.

Okumaya devam et “ÇOCUKLARIMIZA HAYATTAN ZEVK ALMAYI ÖĞRETMEK – Özlem Tokman”