Aylar: Kasım 2015

ÖĞRETMENLERE BİR DEMET SAYGI – Özlem Tokman

school-1465744-640x480

Günümüzde öğretmenlerin en büyük sıkıntıyı öğrencilerle değil velilerle yaşadığını düşünüyorum. Aşırı korumacı, internet sayesinde her şeyi duyan, okuyan ve kendince sonuçlar çıkaran veliler nedeniyle zaman zaman öğretmenlerin hayatı cehenneme dönebiliyor.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da genelleme yapmak istemiyorum. Fakat dikkat çekmek istediğim konu değişen eğilimler ve bunların eğitimi nasıl bir noktaya taşıdığı. Bizim çocukluğumuzda öğretmenlerin otoritesi hiçbir zaman sorgulanmazdı. Doğru yapsalar da yanlış yapsalar da dokunulmaz bir konumları vardı. Bu yaklaşımın sağlıksız tarafları olduğu kesin. Ancak günümüzde bu eski eğilim yerini öğretmenlerin hep mercek altında tutulmasına, davranışlarının yerli yersiz sorgulanmasına bırakıyor, ki bu da en az diğeri kadar tehlikeli bir durum.

Bu sorgulayıcı yaklaşım yerine, özellikle çocuklarımızın gerçek eğitimle tanıştıkları ilkokul yıllarında öğretmen-veli işbirliğine ağırlık vermek çok önemli. Bu ilk yıllar, çocuğun gelecekte nasıl bir öğrenci olacağını, okulu, okumayı, yazmayı sevip sevmeyeceğini, ahlaki ve insani değerleri ne kadar benimseyeceğini belirleyen biçimlendirici yıllardır.

İşte bu değerli ve telafisi mümkün olmayan yıllarda bazı veliler öğretmenlerle işbirliği içinde çalışmak yerine, onların işine engel olma rolünü üstlenebiliyorlar. Bence bu durumun hastanın doktora işini nasıl yapacağını anlatmasından ve ülkemizde sık sık yaşanan doktorlara fiziksel ve sözlü şiddet uygulanmasından hiçbir farkı yok. İyileşmek isteyen hastanın öncelikle doktora saygı duymayı öğrenmesi nasıl gerekiyorsa, eğitim almak isteyen kişinin de öncelikle eğitimi veren kişiye saygı ve güven duyması gerekiyor.

Okumaya devam et “ÖĞRETMENLERE BİR DEMET SAYGI – Özlem Tokman”

Reklamlar

KAÇAN ZAMAN – Sanem Erdem, Özlem Tokman

hourglass-1464401-640x480

 

 

 

 

 

 

 

Zaman ileriye doğru akan, biz peşinden koştukça kaçan bir kavram. Zamanı yakalamak belki de hayatta edinilmesi en zor yeteneklerden biri.

Hatırlarsınız, geçen ay tüm dünya kış saati uygulamasına geçiş yaparken bizim bu uygulamaya daha sonra geçecek olmamız epey karışıklığa neden olmuştu. Akıllı telefonlara güvenenlerimiz, saatlerin geri alındığını sanıp bir saatlerini kaybettiler. Geçen hafta bu uygulamaya gecikmeli olarak geçmemizle beraber kaybettiğimiz o bir saati geri kazandık. Bizden kaçan o bir saati kazanmasına  kazandık ama yaşamaya hak kazandığımız o pek değerli bir saatte acaba neler yaptık?

Zaman, bilim insanlarının ve filozofların epey kafa yorduğu bir kavram. Çok yönlü bir bilim insanı olan Sör Isaac Newton’a göre zaman mutlaktır ve değişmez. Yani evrenin her yerinde, her boyutta zaman eşit olarak ilerler. Ünlü fizikçi Albert Einstein ise zamanın göreli olduğunu öne sürer. Yani zaman, mekâna ve harekete göre değişir. Bilindik bir örnekle açıklarsak, sevdiğimiz insanların yanında geçirdiğimiz zaman, sevmediğimiz bir işi yaparken geçirdiğimiz zamandan daha hızlı akıyormuş gibi gelir bize.

Okumaya devam et “KAÇAN ZAMAN – Sanem Erdem, Özlem Tokman”

KİTAP FUARLARINDA YOL BULMA KILAVUZU- Özlem Tokman

foto
Türkiye’de yayıncılık, yerli yazar sayısının ve çeviri edebiyattaki çeşitliliğin artması ile yıldan yıla gelişerek büyümeye devam ediyor. Yetişkin edebiyatındaki bu çeşitliliğin çocuk ve ilk gençlik edebiyatına da yansıdığını, hatta başa baş gittiklerini görebiliyoruz. Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde birbiri ardına düzenlenen fuarlarda sergilenen sayısız çocuk ve gençlik edebiyatı ürünü bunun en iyi göstergesi.

Fakat bu fuarların genç beyinlerde nasıl izlenimler bıraktığı konusunu tartışmadan geçmemeliyiz. Başta İstanbul Kitap Fuarı olmak üzere Türkiye’nin farklı şehirlerinde katıldığım fuarlarda gözlemlediğim en büyük sorun fuarların kurulduğu fiziksel mekânlardaki estetik yoksunluk ve tabii ki karmaşaydı. Fuar alanlarından içeriye girdiğinizde göze çarpan ilk şey kalabalık, düzensizlik ve yüzlerce insanın konuşmalarının bir uğultu şeklinde ortama yayılması oluyor. Yani içeriye adım atan genç bir okuyucunun fuarla ilgili ilk izlenimi ister istemez bu kargaşa oluyor. Gürültü ve kargaşa bir tarafta, tamamen ticari amaçlarla basılmış kalitesiz bazı kitap yığınları ve çocuklara dağıtılan reklam amaçlı ucuz hediyeler diğer tarafta, zihnimizi kirletmeye devam ediyor.

İnsan beyni dış dünyadan edindiği izlenimlerle şekilleniyor ve çoğu zaman edindiğimiz izlenimleri seçme şansımız olmuyor. Mesela fuar alanına girip bu kargaşayla karşılaşan bir çocuk, beyninin bir köşesinde kitap seçme ve satın alma faaliyetini bu kaotik ortamla eşleştiriyor. Doğu felsefesinde, özellikle Budist felsefede insan beyninin arınması, temizlenmesi ve dinginleşmesinin önündeki en büyük engellerden birinin istenmeyen izlenimler olduğuna inanılır. Çünkü sakinlikten uzak, şiddet içeren, üzücü ya da korkutucu izlenimler fark etmeden beynimizin gerisinde toplanıp doğuştan boş bir levha gibi olan temiz zihnimizi kirletmeye, düşüncelerimizi bulanıklaştırmaya, davranışlarımızı değiştirmeye başlıyor.

Peki, o zaman ne yapacağız? Kötü izlenimleri engellemek için kitap fuarlarına gitmekten toptan vaz mı geçeceğiz?

Okumaya devam et “KİTAP FUARLARINDA YOL BULMA KILAVUZU- Özlem Tokman”

UMUDA SARILMAK – Sanem Erdem

UMUDA SARILMAK – Sanem Erdem

Yunan mitolojisine göre tanrılar Pandora adlı bir kadına, üzerinde “sakın açma” yazılı bir not bulunan bir kutu hediye eder. Ancak merakına yenilen Pandora kutuyu açar ve içinden dünyanın tüm kötülükleri saçılır: Hastalık, kıskançlık, nefret ve aklınıza gelebilecek daha nice kötülük… Pandora kutuyu hemen kapatsa da kötülükler dünyaya yayılmıştır bir kere. İyi olan sadece tek bir şey kalmıştır kutunun içinde, o da “umut”tur. İşte o günden beridir insanlık umutla yaşıyor belki de. Karşısına çıkan kötülükler, savaşlar, ölümler ve adaletsizliklere rağmen her defasında umuda sarılıyor. Çünkü umut bizi hayata bağlıyor ve yola devam etme gücü veriyor.

Büyük yazarlar ve düşünürler de umudun doğası üzerine kafa yormuşlardır. Mesela Friedrich Nietzsche, “Umut kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkencenin süresini artırır,” diye yorumlar bu efsaneyi. İnsanın sırf kendini iyi hissetmek adına umuda sarılmasını saçma bir kandırmaca olarak görür. Geleceğe yönelik gerçekleşmeyecek umutlar beslemenin er ya da geç düş kırıklığıyla sonuçlanacağına inanır. Tıpkı sonunu bile bile karşılıksız bir aşk beslemek gibi…

Şair Emily Dickinson ise, “Umut tüylü bir şeydir,” der, “ruha tüneyen ve sözleri olmayan bir şarkı söyleyen, hiç susmayan…”  Yani umudu bir kuşa benzetir.  Umut bir yandan bir kuş kadar hafif, uçucu ve kırılgandır. Ancak diğer yandan da dirençlidir ve her koşulda şarkısını söylemeye devam eder. Yüreğin ta derinliklerine oturur ve insanı ilerlemeye sevk eder. İnadından değil, doğasından gelir bu.

Bizim kültürümüzde de Nasreddin Hoca umudun simgesidir. Koca bir göle maya çalıp, yoğurt olmasını bekler  en meşhur fıkralarından birinde. Ama umut böyle bir şeydir işte. Göle maya çalmayı, kim ne derse desin ısrarla beklemeyi, direnmeyi, inanmayı ve bolca gayret göstermeyi gerektirir.

Kötülüklerin, güçlüklerin, savaşların ve ölümlerin arasından güneşin yüzünü göstermesini istiyorsak çalışmak, okumak, yazmak, vazgeçmemek ve çocuklarımıza da umutla yola devam etmenin erdemini öğretmek zorundayız.

Çocuklarımızı, yani gelecek nesilleri edebiyatla ve sanatla besleyip büyütmek mecburiyetindeyiz. Sanatın ve edebiyatın olduğu yerde özgür düşüncenin, barışın, şefkatin ve dünyanın daha iyi bir yer olacağına dair derin bir umudun filizleneceğini hiç akıldan çıkarmamak lazım.

O zaman hep birlikte göle maya çalmaya, umudu yaşama katık etmeye devam!

“Siz genç arkadaşlar, yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu ? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir. Yorgunluk her insan, her canlı için doğal bir durumdur. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür. Sizler, yani, yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz… Dinlenmemek üzere yürümeğe karar verenler asla ve asla yorulmazlar.”  Mustafa Kemal Atatürk  (1937, Ankara)