Aylar: Aralık 2015

JANOSCH VE MUTLU DÜNYASI – Sanem Erdem

bannerjanosh

Hayat hiç kolay değil; sıkıntılar, acılar, kötülükler, engellerle dolu pek çoğumuz için. Bazılarımız kolay yaşamlar sürerken, bazılarımız da henüz çocukken dünyanın sert yüzüyle karşı karşıya kalıyor. Janosch adıyla tanınan Horst Eckert da bu talihsiz çocuklardan biri.

1931 yılında doğan Horst Eckert, alkolik bir babanın elinde şiddet görerek büyür. Henüz on üç yaşındayken bir demircinin yanında çırak olarak çalışmaya başlar. Zor hayatındaki tek kurtuluşu sanatta bulur. Münih Güzel Sanatlar Akademisi’ne girse de, yeteneksiz bulunup okuldan atılır, böylece serbest çizer olarak kariyerine başlar. Bir arkadaşının önerisiyle çocuk kitapları yazıp resimlemeye başlar ve yayıncısının önerisiyle de Janosch adını alır.

Janosch’un çocuk kitaplarında yarattığı dünya da kusursuz değildir. Kahramanlar türlü türlü aksiliklerle, sorunlarla karşılaşıp dururlar. Ama sanki bütün kitaplarında şu mesajı verir: Eğer bir dostunuz varsa, hiçbir şeyden korkmanıza gerek yoktur. Bazen İyi Günler Pembe Burun’da olduğu gibi dostluklar bile sekteye uğrayabilir. Ama gerçek dostların arasını hiç kimsenin bozamayacağını Ayıcık ve Kaplancık kanıtlar.

panama48

Mutluluk, aranması gereken bir şeydir Janosch evreninde. Bunun için yola çıkmak, yolda çeşitli maceralar yaşamak gerekir ve en sonunda varılan yer, kişinin kendi evi olsa da yaşanan deneyimler, tanışılan kişiler insanı değiştirir ve mevcut duruma farklı bir gözle bakmayı sağlar. Vaay, Panama Ne Güzelmiş, yolculukta önemli olan şeyin varılan yer değil, yolculuğun ta kendisi olduğunu anlatır biz okurlara. Haydi Gel Hazine Bulalım da benzer şekilde, asıl hazinenin hayatın güzelliklerinde saklı olduğunu gösterir.

Saklı hazine, Janosch’un öykülerinde sıkça işlenen bir motiftir aslında. Öykülere eşlik eden çizimlerde, içinde bir harita bulunan bir şişe belirir sık sık. Anlatıcı, kahramanlarını uyarmaya çalışsa da onların dikkatini çekemez bir türlü. Bunun gibi daha birçok ufak ayrıntı, dikkatli okurların keşfetmesi için çizimlere gizlenmiştir.

Hayat hiç kolay değil; ama sanat, edebiyat ve dostlar olduğu sürece zorluklara katlanılabilir.

Reklamlar

ÇOCUĞUN İŞİ OYUNDUR – Özlem Tokman  

child-playing-1515545-640x480

Okul öncesi yıllarda oyunun ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat oyun artık sadece çocukları eğlendiren, hoşça vakit geçirmelerini sağlayan bir faaliyet olarak değil, eğitimin vazgeçilmez bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Çocuklar on yıl öncesine kadar okul öncesi kurumlarda, daha çok serbest düzende oyun oynarken bugünlerde yetişkinler tarafından desteklenen, yönlendirilen ve belli bir amaca hizmet eden oyunların önemi artıyor. Yetişkinler tarafından yapılandırılmış, amaçlı oyunlar çocukların ihtiyaçlarına göre şekillendirilip, müfredata esneklik getirilebiliyor.

Oyun süreci bir ders programını takip etmekten çok daha farklı bir seyir izler. Öğretmen, öğrenciler ve eğer erişimleri varsa doğa arasındaki karşılıklı etkileşimin sonucu olarak öğretmenin aktardığı bilgi öğrenciler tarafından algılanır ve oyun süreci içinde yeniden üretilip paylaşılır. Bu haliyle oyun içinde öğrenmek, bilginin tek taraflı aktarımından ibaret olan klasik eğitim yöntemlerinden büyük bir farklılık gösteriyor. Bu süreç bilgi akışını tek taraflı olmaktan çıkarıp birlikte bir yeniden üretime dönüştürüyor.

Bu karşılıklı üretim süreci öğretmenlerin öğrencileri daha yakından gözlemlemesine ve ihtiyaçlara göre ders planını yeniden yapılandırmasına da imkân sağlıyor.

Bu faydaların ötesinde oyunla öğrenme, sözlü iletişime ve paylaşıma çok daha açık bir yöntem. Çocukların neler öğrendiklerini sözlü olarak anlatabilmeleri hem sosyal, hem duygusal hem de bilişsel kabiliyetlerine büyük bir katkı sağlıyor.  Çünkü sözlü ifade karşılıklı iletişimi besleyen, paylaşılan bilgiyi büyüten, daha anlaşılır kılan bir süreç.

Okul öncesi eğitimin dünyadaki öncüsü olan ve Montessori eğitim araçlarını geliştirerek Avrupa’da gerçek anlamda okul öncesi eğitimin ilk deneysel çalışmalarını yapan Maria Montessori, ” Çocuğun işi oyundur,” der. Aslında bu sözün altında büyük bir bilgelik yatar. Çünkü oyun bir boş zaman faaliyeti değil, başlı başına bir iştir. Oyun çocukların kendileri için gerçek hayattakine benzer deneyimler yaratmalarına imkân sağlayan eşsiz bir fırsattır. Deneyimler küçük zihinleri açar, genişletir, yeni bilgiler ve yaratıcılık için alan yaratır.child-at-play-1428222-640x640

Ancak günümüzde oyun eskisi gibi tek yönlü, algılaması ve yapılandırması kolay bir konu değil. Eğitimciler serbest oyun, belli bir amaca hizmet eden oyun, teknolojik gelişmeyle gelen oyun ve geleneksel anlamda oyun arasında bir denge kurmak zorundalar.

Çağımızın çocukları teknolojiyle doğup, onunla büyüyorlar. Teknolojiye sınırlar koyarak çocukları zararlı etkilerinden korumaya çalışsak da, onları teknolojiden tamamen uzak tutmamız da mümkün değil. Çocuklar sosyalleşmek için akranlarıyla benzer konularda konuşabilmeye, aynı zevkleri ve ilgileri paylaşmaya ihtiyaç duyarlar. Tüm arkadaşları bilgisayar oyunlarından bahsederken bu alanda hiçbir deneyimi ve fikri olmayan bir çocuğun durumunu düşünün!

Bu noktada yine ve her zamanki gibi denge çok önemli. Hem anne-babalar hem öğretmenler bu dengeyi iyi kurmaya gayret göstermeli, okuyarak ve konu hakkında daha fazla bilgi edinerek çocukları yönlendirmeli.

Çocukları bilgisayar oyunlarından ve telefonlardan uzak tutamıyorsak, en azından ekrana bakarak geçirdikleri süreyi biraz daha anlamlı hâle getirebiliriz. Mesela son yıllarda Türkiye’de de gelişmeye başlayan sesli kitaplara, resimli kitapların telefonlar ve tablet bilgisayarlar için geliştirilen uygulamalarına bir göz atmalıyız. Hepimizin bunalıp çocuklarımızın eline telefon ya da tablet bilgisayarları tutuşturduğumuz anlar oluyor. İşte bu zamanlarda, arada bir de olsa sesli kitap dinlemelerini ya da tabletten resimli kitaplara bakmalarını sağlayabilirsek dengeyi kurma yönünde sağlıklı bir adım atmış oluruz.

Oyunun her türlüsü güzeldir ve bir amaca hizmet eder.  Finlandiya’da uygulanan oyunla öğrenme modelinin büyük başarıya ulaştığını biliyoruz. Finlandiyalılar serbest oyunun, yetişkinler tarafından yönlendirilen oyuna göre yaratıcılığa ve bağımsız düşünceye daha çok yer açan bir faaliyet olduğunu savunuyorlar.

Bu hipotezin doğru olduğunu düşünsem de okul öncesinde sadece serbest oyunla eğitim verilmesinin her kültürde kabul göreceğine ve olumlu sonuçlar vereceğine inanmıyorum.

Serbest oyun, yetişkinler tarafından yönlendirilen oyun ile teknolojik gelişmelerin hayatımıza soktuğu eğitim oyunları ve kitaplar arasında bir denge kurarak ilerlemenin, çocukların sosyal, duygusal ve bilişsel gelişimine ve yaratıcılığa büyük katkılarda bulunacağına inanıyorum.

Oyun çağının çocuklarımızın hayatındaki en güzel çağ olduğunu unutmadan onlara destek verelim. Onları oyunlar ve masallarla büyüterek daha büyük zorluklara göğüs germeleri gereken okul yıllarına hazırlayalım.  Onlara teknolojinin kölesi olmadan ama ondan uzak da kalmadan yaşamanın mümkün olduğunu öğretelim.  Tabii bir de dışarıya çıkıp eski günlerdeki gibi ip atlayıp top oynamanın şahane bir şey olduğunu hatırlatmayı unutmayalım.

 

ÇOCUK EDEBİYATINDA EĞİTİCİ UNSURLAR VE ARNOLD LOBEL – Sanem Erdem

bannerarnold

Çocuk edebiyatı, ortaya çıkışından bugüne dek hâkim kültürü ve düşünceleri çocuklara aşılamanın bir yolu olarak görülmüştür. Çocuk kitapları denince akla sanki daha çok keyif veren hikâyeler yerine faydalı olmayı, çocuklara ahlak dersi vermeyi amaçlayan metinler gelir bu yüzden. Ancak bu amaçla yazılan didaktik kitapların çocukların ilgisini çektiği söylenemez.

Çocukların bilinçaltının okudukları ya da dinledikleri hikâyenin altında yatan mesajdan etkilendiği ve böylelikle gelişimlerinin şekillendiği bir gerçek. Ne var ki çocuklara mesaj vermek için edebiyattan taviz verilmeli midir? “İyi edebiyat” yapmak dışında bir amaca sahip olmayan çocuk kitaplarının, çocuk gelişimindeki yeri nedir?

Arnold Lobel, hikâyelerini “önce edebiyat” yaklaşımıyla kaleme alarak, kitaplarını çocuk edebiyatı klasikleri arasına sokmuş yazarlardan biridir. 1960’lı yıllarda Amerika’da çocuk kitapları piyasası yeni yeni hız kazanırken yazmaya başlar. Resim eğitimi almış olan Lobel, kendisinin amatör bir yazar olduğunu düşünse de basit bir yapıya sahip öyküleriyle ve yumuşak renklerin hâkim olduğu çizimleriyle çocuk ve yetişkin demeden herkesi etkilemektedir. Sadece karakterlere ve biçime odaklandığını belirten Lobel asıl çıkışını, çocuklara göre öyküler yazmayı bırakıp, sadece içinden geldiği gibi yazmaya başlamasıyla yapar. Yazdıkları kendi sözleriyle, çocuk öyküleri kılığına girmiş yetişkin öyküleridir. Ortaya ne çocuk, ne yetişkin; ne insan ne de hayvan olan karakterler çıkarır. Bu hayali karakterleri oluşturarak, öykülerinin dünyanın dört bir yanındaki okurlarla bağ kurmasını amaçlamış ve bunu da fazlasıyla başarmıştır. Bu yüzden Arnold Lobel’ın hitap ettiği kitle kesin sınırlarla çizilemez, okumayı yeni öğrenmiş çocuklar da sever kitaplarını, yetişkinler de.

2

Kitaplarındaki hava, tek kelimeyle ifade etmek gerekirse “sıcak”tır. Dışarıda kar yağarken yorganın altında uyumak, fırından yeni çıkmış kurabiyeler yemek gibi düz anlamıyla; dostluk gibi, anlayış gibi, şefkat gibi mecaz anlamıyla dolu sıcacık bir atmosferde geçer öyküler. Çok basit bir dille irade gibi, kararlılık gibi ve hatta tembellik hakkı gibi konulara değinerek okurlarını düşünmeye teşvik eder. Bu yüzden Kurbağa ve Murbağa (Frog and Toad) serisi başta olmak üzere kitapları ABD’de okul müfredatına girmiştir; okuma, yazma, matematik, coğrafya, felsefe ve biyoloji gibi temel derslerde yardımcı olarak kullanılmaktadır.

Amerika’da oldukça sevilen ve hak ettiği değeri gören bir yazar ve çizerdir Arnold Lobel. Prestijli Newbery ve Caldecott ödülleri bir yana, aldığı en büyük ödülün kitaplarının binlerce çocuk tarafından okunmuş olması olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Ülkemiz çocukları da Arnold Lobel ve kitaplarıyla tanışmayı hak ediyor.

 

 

 

ADALET DUYGUSUNU MERHAMETLE YUMUŞATMAK – Özlem Tokman

love-1241386-639x424

Çocuklarımıza küçük yaştan itibaren yalan söylememek ve hırsızlık yapmamak gibi temel ahlaki kuralları öğreterek onların doğruyu yanlıştan ayırmalarını, doğru ve dürüst birer birey olmalarını sağlayabiliriz. Ancak bu kurallar doğrunun tamamen doğru, yanlışın ise tamamen yanlış olduğu durumlar için geçerli. Hâlbuki hayat hepimizin deneyimlediği gibi siyah beyaz anlardan ibaret değil. Yaşadığımız deneyimlere biraz daha yakından baktığımızda yaşadıklarımızın renginin çoğu zaman griye doğru meylettiğini göreceğiz.

Bu nedenle çocuklara temel ahlaki formasyonlarını verirken gri alanlarda da onlara kılavuzluk etmekte büyük fayda var. Gri alan derken neden bahsettiğimi hemen bir örnekle açıklayacağım:

Çocuğunuz bir arkadaşının doğum günü partisine katılır. Doğum günü sahibi çocuk yeni oyuncaklarını arkadaşlarıyla paylaşır ve birlikte oynamaya başlarlar. Partinin sonunda oyuncaklar toplanırken bir parçanın eksik olduğu fark edilir. Sonra çocuğunuz o parçayı partiye katılan bir başka arkadaşının cebinde görür. Çocuk oyuncağı cebinde unuttuğunu söyler ama çocuklar ona inanmayıp arkadaşlarını hırsızlıkla suçlar.

Doğru davranış: Çocuğunuzun oyuncağı arkadaşının cebinde görür görmez diğerlerine haber vermesi. Çünkü çalmak doğru değildir ve çalan kişi cezasını çekmelidir.

Yanlış davranış: Diğer çocuğun sebebi her ne olursa olsun başkasına ait bir oyuncağı cebine koymuş olması.

İşte bu tabloda çocuğun arkadaşının suçunu ifşa etmesi doğru yani beyaz, diğer çocuğun oyuncağı alması ise yanlış ve siyah renkli bir davranış.

Şimdi bu ikisinin arasındaki gri alan nedir?

Gri alana adım attığımız anda karşımıza çıkan ilk duygular empati ve merhamet oluyor. Bunlar akıldan çok, çocuğun vicdanıyla ilgili duygu durumlarıdır.

Yani akıl bize yalancıyı ortaya çıkarmayı salık verirken, empati kendimizi suçlunun yerine koymamız gerektiğini, merhamet ise onu yargılamadan önce dinlememiz gerektiğini söyler.

Çocuklarımızın içindeki adalet terazisinin doğru çalışmasını istiyorsak, yanlışı ve doğruyu anlatırken merhameti ve empatiyi de öğretmeliyiz. Duygulara yer verilmeyen kaba bir adalet anlayışı gri alanlarda kilitlenmemize ve doğruyu yanlıştan ayırayım derken insani temastan uzaklaşmamıza yol açabilir.

Yukarıda anlattığım örnekte, oyuncağı arkadaşının cebinde görür görmez ortalığı ayağa kaldıran çocuğun davranışı mı yoksa önce gidip arkadaşına neden böyle bir şey yaptığını soran çocuğun davranışı mı doğru olurdu acaba?

İnsana değil de mahkemelere ait kaba adalet anlayışında yanlış doğrudan keskin çizgilerle ayrılır. Yapılan yanlışın cezası bellidir ve suçu işleyen bu sonuca katlanmalıdır.

Ancak biz çocuklarımızı adaletin hassas terazisi değil de anlayışlı ve merhametli bireyler olarak yetiştirmek istiyorsak, onlara gri alanlarda da hareket kabiliyeti tanımalıyız. Yanlış yapanı yargılamadan önce sormalarını, öğrenmelerini, yanlış yapan kişiyi itmek yerine ona da merhamet gösterebilmelerini sağlamalıyız.

Sonuçta yanlış ve doğrular bile zaman zaman tartışılan şeylerdir. Zihnimizde ve düşüncelerimizde esneklik olmadığında bize göre yanlış yapanı hemen oracıkta cezalandırırız. Terör saldırılarında tanımadıkları masum insanları gözlerini bile kırpmadan öldürenler aslında kendi zihinlerindeki kaba adalet anlayışını yerine getirmiyorlar mı? Onlar gibi düşünmeyenleri, yanlış yapanları merhamet duygusundan mahrum bir kalple ortadan kaldırıyorlar.

Çocuklara ders kitaplarını kullanarak matematik, fen bilgisi, edebiyat ve sosyal bilimleri öğretebiliyoruz. Ama hiçbirimiz merhamet ve empatiyi nasıl öğreteceğimizi bilmiyoruz. Bu duyguların temel insani duygular olduğuna ve her insanın içinde bu duygulardan bir parçayla doğduğuna inanıyorum. Ancak çevresel koşullar, akılcı ve pozitif düşünce çocuklarımızı yavaş yavaş bu duygulardan uzaklaştırıyor.

Bu noktada yine romanlara sarılmak gerekiyor. Kurgu kitapların en güzel yanı bizi gerçek hayatta karşımıza çıkabilecek dünya hâlleriyle yüz yüze getirmesidir. Okuyucu roman kahramanlarının başına gelen kurgusal durumlar üzerinden kendi gerçekliğini sorgular ve benzer durumlarda daha dengeli ve doğru kararlar vermeye yönelir. Çünkü etkileyici bir roman karakteri hiçbir zaman siyah beyaz düşünmez. İyi romanlar bize yaşamın gri alanlarını tanıtır. Bu bilinmez coğrafyada yolumuzu bulmamız, içimizdeki adalet duygusunu merhametle yumuşatmamız için bize rehberlik eder.