Aylar: Mart 2016

BAŞARI ODAKLI VE REKABETÇİ EĞİTİM ÇOCUKLARIMIZI HASTA MI EDİYOR? – Özlem Tokman

homework-1421562-639x539

Modern toplumdaki genel geçer başarı anlayışı; okulda başarılı olmak, iyi notlar almak, öğretmenlerin takdirini kazanmak, uzun vadede iyi bir üniversiteye girip bol kazanç sağlayan bir işe sahip olmakla eş tutuluyor.

Ancak bu geleneksel başarı anlayışı giderek sorgulanan bir konu hâline geliyor. Çünkü olumlu gibi görülen bir kavramın olumsuz sonuçlara gebe olduğu her geçen gün daha açık biçimde ortaya çıkıyor. Geleneksel başarı anlayışıyla koşullanan çocukların ve gençlerin stres, endişe bozukluğu gibi ruhsal rahatsızlıkları çok erken yaşlarda yaşamaya başladıkları görülüyor. Daha önceleri sadece yetişkin yaşamına ait olduğu sanılan ruhsal sıkıntılar, günümüzde çocuklarımızı da etkiliyor. Hatta bu ruhsal çıkmazların fiziksel sağlığı da bozduğu; baş ağrıları, kalp rahatsızlıkları, kanser gibi hastalıkların davetçisi olduğu söyleniyor.

Amerika’da bu konu üzerine yapılan ciddi bir araştırmanın gayet çarpıcı bazı sonuçları var. St. Louis Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Pediatri Profesörü olan Dr. Stuart Slavin, kendi öğrencileri arasında artan stres ve endişe bozukluğuna çare bulmak için ders programında değişiklik yaparak giriş niteliğindeki dersleri notlandırmak yerine sadece geçme ve kalma sistemi getirip, öğrencilere her iki haftada bir yarım gün tatil verilmesini öneriyor. Altı yıl boyunca uygulanan gözden geçirilmiş bu program sayesinde öğrencilerin stres ve kaygı bozukluğu durumunda kayda değer bir düşüş gözlemleniyor.

Dr. Slavin, Kaliforya’daki Irvington Lisesi ile işbirliği içinde yaptığı bir başka araştırmada ise hiç beklemediği rahatsız edici sonuçlarla karşılaşıyor. Geçen yaz, Silikon Vadisi’nde bir uydu kent olan Fremont’ta Irvington Lisesi öğrencilerinin üçte biriyle yaptığı anket sonucunda, öğrencilerin %54’ünün ortadan şiddetliye kadar farklı düzeylerde stres ve kaygı bozukluğu yaşadıklarını tespit ediyor.  Bu rakamın yetişkinler arasında görülen stres ve endişe bozukluğu değerlerinin çok daha üzerinde olduğunu açıklayan Dr. Slavin, sonuçların endişe verici düzeyde olduğunu söylüyor.

Bu bulgular Amerikan toplumuna ait olsa da, tüm modern toplumlarda benzer bir eğilimin olduğunu tahmin etmek zor değil. Çocuklarımız sabah uyandıkları saatten akşam yatana kadar, kimi zaman beş dakika bile boş kalmadan oradan oraya koşuşturuyorlar.  Hafta sonları ödevler, spor faaliyetleri ya da başka türlü sosyal etkinliklerle geçiyor. Sınavlar ve ödevler yüzünden kaliteli bir gece uykusundan mahrum kalabiliyorlar.

Çalışmak, üretmek, azmetmek, sabırla adım adım ilerlemek tabii ki sahip olunması istenen erdemler. Ama çocuklarımıza durmaksızın koşmayı öğretmek onların hem gençliklerini hem de yetişkinlik hayatlarını esir alacak bir anlayış. Çocuklarımıza koşmak kadar durmayı, azmetmek kadar zincirleri boşaltıp rahatlamayı, zorluklarla savaşmak kadar teslim olmayı da öğretmemiz gerekiyor.

Çocuklarımız hayatlarının her aşamasında rekabete, strese, karşılaştırmaya, yargılanmaya, sorgulanmaya maruz kalıyorlar. Empati duygusundan mahrum biçimde büyüyen nesiller kendilerini bir başkasının yerine koyup hayatı onun gözleriyle görebilme becerisinden uzak yaşıyorlar. Hayatın amacı çevrelerindeki diğer insanlarla uyum ve barış içinde var olmak yerine, başarılı olmak ve daha çok şeye sahip olmak hâline geliyor.

Bu durum çocuklarımızın mutluluğunu ambargo altına alıp erken yaşlarda stres ve kaygı problemleriyle karşılaşmalarına yol açıyor.  Sürekli stres altında, kendini kanıtlama ve başarma kaygısı içinde yaşamanın fiziksel sağlık üzerinde de pek çok olumsuz etkisi olduğu artık yadsınamaz bir gerçek.

meditation-1434899-640x480

Peki o zaman ne yapacağız?

İşe sempatik ve parasempatik sinir sistemimizi uyum ve denge içinde çalıştırmakla başlayabiliriz. Çünkü bu denge bozulduğu an hastalıklara da davetiye çıkarmış oluyoruz.

Sempatik sinir sistemi gün içinde devrede olan; hareket, heyecan, korku, zorlanma gibi fiziksel ve ruhsal durumlarla tetiklenen bir sistem. Aslında sempatik sinir sistemi insanın hayatta kalmasını, zorluklarla mücadele etmesini sağlayan ve en ilkel güdülerimizle harekete geçen bir sistem. Vahşi bir hayvan koşarak üzerimize geldiğinde arkamıza dönüp kaçıyorsak, bu sempatik sinir sistemimizin devrede olduğunu gösterir. Tehlikelerden kaçma güdüsü bizi hayatta tutma amacına hizmet ettiği sürece bir anlam taşır. Fakat modern hayatta, gün içinde vahşi bir hayvanla karşılaşma olasılığımızı bir düşünün!  Modern yaşamda bizi ve çocuklarımızı ürküten şeyler bambaşka. Ödev baskısı, sınavlar, aile içi sorunlar, kendini sosyal ortamlarda kanıtlama ve kabul görme isteği gibi pek çok endişe kaynağı var. Bütün bu duygu durumları sempatik sinir sistemini harekete geçirir ve parasempatik sistemin etkinliğiyle dengelenmediği sürece bağışıklık sistemimizi zayıflatarak bizi hastalıklara karşı daha savunmasız hâle getirir.

Artık ilkokul çağındaki çocuklarda bile görülen baş ağrısı, ülser gibi stres kaynaklı sorunların sürekli olarak sempatik sinir sisteminin devrede olmasından kaynaklandığı düşünülüyor.

Sempatik sinir sistemini dengeleyen parasempatik sistem, dinlenme, sakinleşme, düzgün nefes alma, kaliteli uyku gibi faaliyetlerle aktive olur.

İşte bu nedenle çocukların ve gençlerin günlük programına, üzerlerindeki baskıyı hafifletecek kısa dinlenme ve yenilenme faaliyetleri yerleştirilmelidir.

Çocuklarda parasempatik sistemi harekete geçirmenin yolları:

  • Doğru nefes alma tekniklerini öğretmek. Derin nefes almak ciğerlerimizin temiz havayla dolmasını, beynimize daha çok oksijen gitmesini ve tüm kaslarımızın gevşemesini sağlar. Uyuyan bir bebeğin nefes alışverişini taklit edercesine karnımızı bir balon gibi şişirip indirerek derin nefes alıp vermek, stresi azaltmak için en etkili yöntemdir. Okulda ders aralarında öğretmenler tarafından da kolaylıkla uygulanabilecek bu teknikle çocukları sakinleştirmek, zihinlerinin berraklaşmasını sağlamak mümkündür.
  • Meditasyon zilleri çalmak. Tibet zilleri diye de anılan bu ziller belli aralıklarla çalındığında sakinlik ve sessizliği davet eder. En hareketli çocuk gruplarının bile bu tür ziller çalındığında sessizleştiği ve zilin yankılanışını dikkatle dinledikleri görülmektedir. Bu faaliyet hem evde hem okulda uygulanabilir.
  • Başka hiçbir şey yapmadan müzik dinlemek. Öğrencilerin başlarını okul sıralarına koyup beş dakika müzik dinlemeleri sağlanabilir.
  • Kitap okumak ya da hikâye anlatmak. Ekran bağımlılığından kurtulmanın ve derin dinlenmenin sihirli anahtarı birkaç sayfa kitap okumak ya da kitap okuyan birini dinlemek olabilir.
  • Sabahın ilk saatlerinde ya da uyumadan önce basit esneme hareketleri yapmak. Doğru nefes alarak yapılan esneme hareketleri vücudu ve zihni dinlendirir.
  • Bir topluluk duygusu yaratmak. Çocuklar ve gençler bazen kendilerini dışlanmış hissederler ya da kimsenin onları yeterince anlamadığını düşünürler. Okullarda bir topluluk duygusu yaratmak önemlidir. Ders aralarında ya da günün belli bir saatinde halka oluşturup yere oturularak çocuklarda bütünün bir parçası oldukları hissi kuvvetlendirilebilir. Halkadaki öğrenciler fiziksel olarak birbirlerine yakınlaşınca duygusal olarak da birbirlerini anlamaya daha meyilli olurlar. Bu esnada öğretmenin rehberliğinde bir konu belirlenip konuşulabilir. Bu halkada yargılama, sorgulama olmamalıdır. Çocuklar duygularını utanıp sıkılmadan ifade edebilmelidir. İlk çekingenliği atmak için öğrencilerden bir mandalina ya da portakalı soyup paylaşmaları ve sakin hareketlerle, acele etmeden yemeleri istenebilir. Paylaşmak birlik ve güven duygusunu pekiştirir, bencilliği ve rekabeti azaltır. Aynı şey evde, televizyon ve telefon gibi dikkat dağıtıcı aletlerden uzak bir yerde de yapılabilir. Aile bireyleri birlikte bir meyve yiyerek ya da birer bardak çay içerek sakinlik içinde oturup konuşabilirler.
  • Sessizlik saati. Her okulda günde bir kere uygulanmalıdır. On beş dakika boyunca hiç kimsenin konuşmadığı, herkesin kendi iç dünyasına döndüğü ve istediği bir faaliyetle meşgul olduğu, sükunet içinde geçen on beş dakika, öğretmenlerin ve öğrencilerin üstündeki stresi azaltmanın en basit yolu olabilir.

Hareket etmek kadar durmak, konuşmak kadar susmak, başarmak kadar işleri oluruna bırakmak da önemlidir. Çocuklarımıza hareket ve durma arasındaki bu hassas dengeyi öğreterek, onların ileride tahminimizden daha mutlu, sağlıklı, huzurlu ve başarılı bireyler olmalarını sağlayabiliriz.

©Bu sitede yayımlanan yazıların tüm hakları Kelime Yayınları’na aittir. Yazıların bir bölümü ya da tümü, kaynak gösterilse dahi izinsiz olarak kullanılamaz.

 

Reklamlar

ÇOCUKLAR, CEP TELEFONLARI VE İLETİŞİM ÇAĞININ DİĞER TEHDİTLERİ – Özlem Tokman

boy-with-phone-1310855-639x1076 (1).jpg

Çocuklarımıza kendilerine ait bir telefon satın almak için doğru yaş nedir diye sorarsanız, bu konuda kafamın çok karışık olduğunu söyleyebilirim. Çocukların sosyal olarak bağımsızlaştıkları, kısa sürelerle de olsa kendi başlarına arkadaşlarıyla dışarı çıkmalarına izin verilen on iki yaş sonrası yıllar doğru bir zamanlama olabilir.

Tabii cep telefonu iznini vermek, akıllı telefonlara yüklenebilecek programlara sınırlama getirmeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Çocukların cep telefonuna geçişleri kesinlikle aşamalı olmalı ve her bir aşama anne-baba tarafından sıkı biçimde denetlenmelidir.

Bu denetleme işinin ne kadar ciddi olduğunu geçen günlerde kızımla yaşadığım olumsuz bir deneyimle çok daha iyi kavramış bulunuyorum. Sekiz yaşını yeni dolduran kızıma birkaç ay önce eşimle birlikte telefon verme kararı aldık. Zamanlamanın çok da doğru olmadığını hissederek telefonun tamamen ona ait olmadığını ama kontrolümüz dâhilinde kullanabileceğini söyledik. Bu şu demekti: Telefona oyun, mesajlaşma programları yüklemek yasak, telefonda oyun oynamak, YouTube videoları izlemek, internete girmek yasak, bizimle birlikte dışarı çıktığında yanına telefon alması ya da okula götürmesi de yasak. Telefonu sadece birkaç yakın arkadaşına telefon etmek ve SMS göndermek için kullanacaktı. Ayrıca sekiz yaşından itibaren yaşadığımız güvenlikli sitede arkadaşlarıyla birlikte tek başına dışarı çıkıp oynamasına izin verdiğim için aradığımda ona ulaşabilmek, eve kaçta dönmesi gerektiğini söylemek benim için de bir kolaylık olacaktı.

Okumaya devam et “ÇOCUKLAR, CEP TELEFONLARI VE İLETİŞİM ÇAĞININ DİĞER TEHDİTLERİ – Özlem Tokman”

ÇOCUKLA KİTAP ARASINDA BAĞ KURMAK, SANATA SANATLA ARACILIK ETMEK – Hafize GÜNER

for-reading-796374_640

Ülkemizde çocuk edebiyatının son yıllarda büyük ivme kazandığını söyleyebiliriz. Artık hem yerli hem de çeviri olarak nitelikli pek çok çocuk kitabı basılıyor; buna paralel olarak da okuma kültürü oluşturulması konusunda aktüel ve akademik yazılar yayınlanıyor, yayınevleri çeşitli konferanslar, çalıştaylar düzenliyor. Çeşitli sitelerde ve anne blogları başta olmak üzere pek çok farklı sanal platformda çocuk kitabı tanıtım yazıları ve kitaplardan yola çıkarak yapılan öğrenme etkinlikleri paylaşılıyor. Tüm bunlar elbette çok kıymetli gelişmeler. Peki, bu gelişmelerin ve üretkenliğin içerisinde, teknolojinin hızla geliştiği ve her geçen gün hayatımızda daha da çok yer ettiği bu çağda çocuğun kitapla bağ kurmasına aracılık eden biz yetişkinler neler yapacağız? Çocukların kitaplarla buluşmasını nasıl sağlayacağız?

Bu konuda ebeveynlere, öğretmenlere, kütüphanecilere, yayınevlerine hatta kitapçılara çok iş düşüyor.  Çocukla kitap arasında bağ kurmada rol alan tüm bu öğelerin öncelikle nitelikli çocuk edebiyatının ne olduğunu iyi kavraması gerekiyor. Çünkü yazımın başında da belirttiğim hızlı değişim, rekabeti ve farklı piyasa koşullarını da beraberinde getiriyor. Maalesef sapla saman birbirine karışıyor. Bununla beraber çocuk için seçilen kitapların çocuğa sunulması da oldukça önemli. Bunun önemini bilen pek çok yayınevi, çocukla kitap arasında bağ kurma rolünü yazarlara ve çeşitli uzmanlara vermeye başladılar. Birçok yazar, interaktif etkinlikler planlar ve uygular oldu. Soru cevaptan öteye gitmeyen söyleşiler artık bir kenara bırakıldı. Son zamanlarda yaratıcı okuma, masal/hikâye anlatıcılığı gibi alanlar öne çıkmaya başladı. Kitabın çocuk okurla buluşması için birçok araç kullanılır oldu. İşte bu araçlardan belki de en güçlüsü oyundur. Bu aracın, bu yöntemin tekniklerini hem ebeveynler, hem eğitimciler hem de yayıncılar bir kez daha düşünmeliler. Çocuk, zaten dinlediği ya da okuduğu kitaptaki karakterleri kendiliğinden zihninde canlandırır, onları konuşturur; kimi zaman onlar olur kimi zaman o karakterler çocuğun oyun arkadaşı olur. Onlar, o karakterler oyun kadar gerçektir. Bir kitabı oyunlaştırmak onu görünür kılar ve karakter gerçek anlamda ete kemiğe bürünür.  Çocuk oyun sırasında karaktere içerden ve dışardan farklı bakış açılarıyla yaklaşarak onunla kurduğu özdeşimi güçlendirir, karakter üzerinden kendini ifade eder. Gelin isterseniz oyunsu süreçleri işin içine katmak konusuna birlikte bir göz atalım.

 

  • Annelerin ve babaların doğru telaffuz, vurgu, tonlama, duraklama ve boğumlamayla bebeklik çağından başlayarak bebeklerine düzenli kitap okumaları ve okurken aynı zamanda kitaptaki karakterleri seslendirmeleri, onların duygularını duyumsatmaları okuma kültürünün adımlarının atıldığı bu ilk dönemde büyük önem taşır. Kitabı bebeğin erişeceği yere koymak, onun günlük rutininin bir parçası yapmak, sadece uyku öncesi değil her an ve her yerde okumak kısacası kitabı oyun ve oyuncak da olduğu gibi çocuğun yaşamının bir parçası hâline getirmek, doğal bir çaba gerekir ve her güzel şey gibi emek ister.
  • Çocuk büyüdükçe okunan kitabı canlandırmak, karakterlerin kuklasını ve maskesini yaparak ya da kostümünü oluşturarak role girmek, kitapta geçen mekânları oluşturarak kitabı oynamak kısacası çocuğun ana dili olan oyunu kullanmak kitapla kurulan iletişimi artıracak ve çocuğun düş ve düşünce dünyasını harekete geçirecektir.
  • Çocuklarla kitaplardan yola çıkarak yapılacak yaratıcı drama, yoga, dans gibi imgelem gücüne ve bedene dayalı etkinlikler ve yine yaratıcılıklarını açığa çıkaracak, el becerilerini geliştirecek diğer sanatsal faaliyetler, çocukların pek çok gelişim alanını desteklerken aynı zamanda da onların kitaptaki konu ve ileti hakkında kafa yormalarını sağlayacak, kitabı dilsel ve görsel metinle buluşturacaktır. Böylelikle çocuklar her oyunsal süreçte yeni bir yazar ve çizer ile tanışacaklardır. Çocuklar ancak eğledikleri ve eğlendikleri sürece öğrenirler.
  • İlkokul çağlarında ise okumayı öğrenmesiyle yapılacak yaratıcı okuma çalışmaları onların eleştirel düşünme becerilerini arttıracak ve okuma kültürü kazanmada önemli katkılar sunacaktır.
  • Anaokulu ve ilkokul çağından başlayarak çocuğun çocuk edebiyatından yola çıkarak hazırlanmış sanat yapıtlarıyla buluşması da çok değerlidir. Sinema ve tiyatroya uyarlanmış çocuk kitapları çocuğa farklı bir estetik algı kazandırırken aynı zamanda da onu kitaplara da yaklaştıracaktır. Çocuklar doğaları gereği eğlenmek ve gülmek isterler, aslında bu hepimiz için öyledir. Ancak çocuk dünyasında duyular ve duygular daha ön plandadır. Kitaptan yola çıkarak hazırlanan tiyatro oyunu sayesinde çocuk kitabın karakteriyle canlı olarak yüz yüze gelip tanışırken aynı zamanda heyecanlanır, kızar, duygulanır ve haz alır. İşte aldığı bu haz onu seyrettiği kahramana yaklaştırır. Kitap adeta üç boyutlu olarak onun karşısındadır ve farklı görsel imajlar çocuğu kuşatır. Müzik, ses, ışık ve dekor ile kitap gerçek olmuştur. Çocuk için oyun gerçektir. Dilerse o anda hoşlanmadıklarına itiraz edebilir, sevdiği şeyi söyleyebilir. Böylelikle kendini ifade etme özgürlüğünü yaşar, kitaba (aslında yaşama) dair soru sormaya ve sorgulamaya başlar. Tüm bunların yanında tiyatro, edebiyattan farklı olarak sosyal bir etkinlik olduğu için tüm duygularını arkadaşıyla paylaşır ve düşünceleri farklı bir boyuta ulaşır. Seyrettiği daha önce okuduğu bir kitap ise farklı bir sanat aracılığıyla onun yorumlanması yoluyla farklı bakış açıları kazanır. Eğer ilk defa tiyatro aracılığıyla o kitapla tanışıyorsa kitaptaki olaylar üzerine düşünmeye başlayacak, merak duyarak çocuk okurla kitap arasında iletişimi kurulacaktır.

 

IMG_3222

Klasik masallarının tiyatroya uyarlanması sık karşılaştığımız bir durum ancak çağdaş çocuk edebiyatının tiyatro aracılığıyla çocukla buluştuğu çok ender hatta ülkemiz için görülen bir şey değil. Bu nedenle bu sene 10. yılını kutlayan Kelime Yayınları’nın 3 yıl önce kendi bünyesinde kurduğu Kelime Çocuk Oyunları Atölyesi, çocuğun kitapla buluşması, sanata sanatın aracılık etmesi acısından çok önemli. Atölye, minimal bir tiyatro anlayışıyla çocuk okuru kitaplarının kahramanlarıyla tanıştırıp onları kitaplarındaki durumlar ve olaylar hakkında düşünmeye davet ediyor. Çevirmen, editör, tiyatro pedagogu, oyuncu, yönetmen, müzisyen, dekor -kostüm tasarımcısı ve görsel tasarımcıdan oluşan bir ekip 30 – 40 dakikalık mini bir oyun için çalışıyor. Bugüne kadar dünyada pek çok dile çevrilmiş olan ünlü Amerikalı yazar Arnold Lobel’in Kurbağa ve Murbağa adlı serisinden iki oyun, çocuk edebiyatına kült eserler kazandıran Alman yazar Janosch’un Haydi Gel Hazine Bulalım adlı kitabını ve yine dünyaca ünlü ancak ülkemizde çocuk okurun çok tanımadığı müthiş dadı Mary Poppins serisini oyunlaştırdı ve üç yılda yüzlerce seyirciye ulaştı.

Bu ve bunun gibi oluşumların sayısının artması ve çocuklarımızın sanatla iç içe büyümesi dileğimle.

 

©Bu sitede yayımlanan yazıların tüm hakları Kelime Yayınları’na aittir. Yazıların bir bölümü ya da tümü, kaynak gösterilse dahi izinsiz olarak kullanılamaz.