DİSİPLİN: AMA NASIL? ÇOCUKLARDA OLUMLU DAVRANIŞ GELİŞTİRMENİN YEDİ YOLU – Özlem Tokman

in-the-park-1393244-639x766

Her birimiz çocuklarımızı terbiye etmek ve gösterdikleri olumlu davranışları artırmak için içtenlikli bir çaba gösteriyoruz. Fakat çoğu durumda disiplini bilimsel bir konu değil de kişisel bir çaba olarak görüyoruz. Dolayısıyla her ailenin disiplin prensipleri birbirinden farklı oluyor. Hâlbuki disiplinin de kulak ardı etmememiz gereken bazı genel geçer kuralları var.  Çünkü el yordamıyla koyduğumuz, tutarlılık göstermeyen kurallar çocuklarımızla olan ilişkimize yarar sağlamaktan çok zarar veriyor.

İşe disiplinin ne olmadığını tanımlamakla başlamak istiyorum. Çoğumuzun düşündüğünün aksine, disiplin sadece çocuklardaki olumsuz davranışların önünü kesmek ya da sayısını azaltmaktan ibaret değil. Olumsuz davranışları azaltmak kadar olumlu davranışları artırmak da önemli. Olumsuz davranışları engellerken yerine yeni, olumlu davranışlar koymasını da öğrenmemiz gerekiyor.

Disiplin kelimesinin kökünü oluşturan Latince disciplina, öğrenmek ve öğretmek demek. Yani öğreterek, öğrenerek olumlu davranışların yerleşmesini sağlamak. Disiplinin kökeninde ceza vermek ya da olumsuz davranışları yasaklamak yok. Oysa disiplin kelimesini duyduğumuzda aklımıza gelen ilk şey cezalar ve yasaklar oluyor. Disiplinin bu şekilde algılanması, aslında askeri disiplin anlayışının bir yansımasıdır. Askeri disiplinde, bir grup insanın sorgulamadan, önceden belirlenmiş kurallara uyması sağlanır ve uyum gösteremeyenler cezalandırılır. Bu, sınırları oldukça katı biçimde belirlenmiş bir disiplin anlayışıdır.

Oysa disiplin, sevgiyle, şefkatle ve anlayışla da uygulanabilir. Disiplin ve sevgi, disiplin ve anlayış birbirini dışlayan kavramlar olmak zorunda değil. Çünkü etkili disipline giden yol sadece ceza vermekten değil, olumlu davranışlar geliştirerek olumsuzları kademeli olarak ortadan kaldırmaktan geçiyor.

Okumaya devam et “DİSİPLİN: AMA NASIL? ÇOCUKLARDA OLUMLU DAVRANIŞ GELİŞTİRMENİN YEDİ YOLU – Özlem Tokman”

Reklamlar

EDEBİYATTAKİ GÜÇLÜ KIZ ÇOCUKLARI: ÇALISÜPÜRGESİ – Sanem Erdem

sabinebanenr

Küçükken siz de koltuk minderlerinden kendinize ev veya kale yapar mıydınız? Ben yapardım, ama benim yaptığım şey daha çok hareketli bir ev, yani karavandı. Oyuncaklarımı yanıma alıp dünyayı gezdiğimi hayal ederdim. Gezilerimde yetişkinlere yer yoktu, kendi gözüyle dünyayı anlamaya çalışan bir çocuktum sadece. Bu yüzden seyahat eden çocuklarla ilgili kitapları ilgiyle okur, çizgi filmleri merakla seyrederdim.

Bir de yalnız, daha doğrusu başlarında yetişkinler olmadan yaşayan çocuklar ilgimi çekerdi. Pippi Uzunçorap mesela, kendi evinde kuralsız programsız yaşayan küçük bir kız çocuğuydu. Ama bir süper kahraman kadar güçlüydü o, kendisinden kat kat büyük, iri cüsseli adamları kolayca alt edebilirdi. Yalnız yaşayan herkes için faydalı bir beceriydi bu.

Okumaya devam et “EDEBİYATTAKİ GÜÇLÜ KIZ ÇOCUKLARI: ÇALISÜPÜRGESİ – Sanem Erdem”

ÇOCUKLARIMIZA HAYATTAN ZEVK ALMAYI ÖĞRETMEK – Özlem Tokman

a-girl-with-a-pink-kite-1245909-640x960

Eğitim, bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gereken bir konu. Eğitimi akademik başarı odaklı hâle getirdiğimiz zaman, çocuklarımıza öğretebileceğimiz şeylerin sayısını fark etmeden kısıtlamış oluyoruz. Matematik, fen, tarih, Türkçe, yabancı dil gibi konular eğitimin büyük bir parçasını oluştursa da, artık eğitimin sadece bu derslerden ibaret olmadığı biliniyor. Bu nedenledir ki çocuklarımızın bir müzik aleti çalmasını, resim yapmasını ya da spor faaliyetlerine katılmalarını destekliyoruz. Çünkü bu tür spor ve sanat faaliyetleri, sürekli çalışan zihnimizi dinlendirip yeniliyor. Düşüncelerimizin daha berrak ve saf olmasını sağlıyor.

Çocuklar ve gençler bir şeyler öğrenirken, bir yandan da kendilerini tanımayı, bu dünyadaki varlık nedenlerini anlamayı, hayatın zorluklarla beraber zevkleri de beraberinde getiren bir süreç olduğunu kavramayı istiyorlar. Hayatı, bir adım öne geçmek için mücadele verdiğimiz bir yarış gibi sunmak çocuklara akademik başarı getirse de, uzun vadede mutluluk ve huzur getirmiyor.

Okumaya devam et “ÇOCUKLARIMIZA HAYATTAN ZEVK ALMAYI ÖĞRETMEK – Özlem Tokman”

ERGENLİK SANCILARI VE MIRJAM PRESSLER – Sanem Erdem

mirjam-pressler profil

Ergenlik çağı, çoğu insanın geçirdiği en zorlu dönemlerden biridir. Duygusal hassasiyet, özgüvensizlik ve büyüme sancıları yaşamadan bu dönemi atlatabilen var mıdır, bilmiyorum. Genç bireyin, içinde kopan bu fırtınaları atlatmaya çalışırken rahat bir ortama, anlayışlı bir çevreye sahip olması onun için büyük bir şanstır. Herkes şanslı olamaz tabii; aileler her zaman sabır göstermeyebilir, benzer sorunları yaşayan arkadaşlar bile bazen anlayışsız davranabilir. Küçük yaşta, üstelik bu zorlu dönemde yaşanan değişiklikler ve alınan sorumluluklar, çocukluk ile yetişkinlik arasında kalan genç bireylerin taşıması gereken fazladan bir yüktür adeta.

Mirjam Pressler de şimdilerde genç yetişkin diye adlandırılan ergenlere hitap eder romanlarında. Büyümenin neden olduğu fiziksel ve ruhsal sancılar yetmezmiş gibi, sorunlu aileler içine doğan ve bu yüzden küçük yaşlarında büyük sorumluluklar üstlenmek zorunda kalan çocukları anlatır. Samimi ve sade bir anlatımı, kendisinin de kolay bir yaşam geçirmemiş olması nedeniyle sahip olduğu empati yeteneğiyle birleştirmesi, Pressler’in sık sık ödüllendirilmesini haklı çıkarmaktadır. Okumaya devam et “ERGENLİK SANCILARI VE MIRJAM PRESSLER – Sanem Erdem”

ÇOCUĞUNUZLA İLİŞKİNİZİ ZEDELEMENİN BEŞ KOLAY YOLU – Özlem Tokman

 

6770887551_309c296997

Hepimiz biliyoruz ki disiplin zor zanaat. Hem anne-babalar hem de eğitimciler farklı yaş gruplarından çocukları terbiye ederken güçlükler yaşıyor. Disiplin metotları, yaş gruplarına, çocukların zihinsel ve duygusal gelişimi ile kişilik yapılarına göre büyük farklılıklar gösterse de her birimizin çocuklarımızı terbiye ederken özenle kaçınması gereken davranış kalıpları var. Bu davranış kalıplarının bir kısmını kendi anne ve babalarımızdan, öğretmenlerimizden görerek öğreniyoruz ama çoğunlukla kolaya kaçarak doğal bir içgüdüyle bu yöntemlere başvuruyoruz. Çünkü çocuklarla uğraşırken kendimizi kapana kısılmış, bir kutunun içinde sıkışıp kalmış gibi hissediyoruz. Çoğu durumda tatlı dilin işe yaramadığını görüp daha sert tedbirlere başvurmaktan başka çare bulamıyoruz. Fakat kutunun dışına çıkmak her konuda olduğu gibi disiplinde de alternatif bir bakış açısı sunabilir.

Bu konuyu araştırmak için kolları sıvadığım sırada okuduğum makalelerde, anne-babaların ve eğitimcilerin uyguladığı yanlış yöntemleri, bir anne olarak ben de zaman zaman kullandığımı fark ettim. Yani hepimiz hata yapıyoruz. Ama hatalarımızdan ders çıkarıp, yeni bir bakış açısı arayışına girmek çok önemli. İşte bu yüzden disiplin konusunu yabana atmamak, babadan kalma yöntemlerle vakit kaybetmek yerine araştırmacıların ve eğitim uzmanlarının tavsiyelerine kulak vermek lazım.

Bana kalırsa bu yoldaki ilk adım çocuğumuzla ilişkimizi zedeleyen davranış kalıplarından kurtulmak olmalı. Çünkü gerekli özeni göstermediğimizde çocuklarımızla sağlıksız bir ilişki sarmalına girmek çok kolay. İletişim kanallarını kapatıp, karşılıklı saygıyı yitirdiğimiz an geriye dönüşü imkânsız bir yola girebiliriz. İşte çocuğunuzla ya da öğrencilerinizle olan ilişkinizi berbat etmenin beş kolay yolu;

1.ÇOCUĞUNUZA SÜREKLİ OLARAK POTANSİYELİNİ DOĞRU ŞEKİLDE KULLANMADIĞINI VE SİZİ HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATTIĞINI SÖYLEMEK

Bu cümle ilkokul, ortaokul ve lise çağında çocukların bulunduğu tüm evlerde ve tabii ki okullarda yasaklanmalı. Bu cümle kadar ebeveyn ve çocuk arasındaki duygusal ilişkiyi temellerinden sarsan ikinci bir cümle düşünmekte zorlanıyorum.

Bu cümlenin açıkça verdiği mesaj şudur: Benim için önemli olan okulda ve hayatta gösterdiğin performanstır. Performansını senin mutluluğunun ve refahının üzerinde tutuyorum.

Okumaya devam et “ÇOCUĞUNUZLA İLİŞKİNİZİ ZEDELEMENİN BEŞ KOLAY YOLU – Özlem Tokman”

MARY POPPINS İLE SİHİRLİ DÜNYALARA KAÇMAK – Sanem Erdem

2Hayat bazen tüm kasvetiyle üzerimize çöreklenir. Böyle anlarda bizi ancak bir mucize kurtaracak gibi hissederiz. Hayatımızda sihirli bir dokunuşa ihtiyacımız olduğunu düşünür, bu dokunuşu sanata ve edebiyata kaçarak bulmaya çalışırız.

Fantastik edebiyat kaçış edebiyatı olarak küçümsenir genellikle. Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi’nin yazarı ve akademisyen J. R. R. Tolkien bu tanımı kucaklayarak, tutsak bir insanın kaçmaya çalıştığı, ya da kaçmayı başaramadığı takdirde hapis duvarlarından ve gardiyanlardan başka konuları düşündüğü için küçümsenemeyeceğini söyler. Yerdeniz ve Mülksüzler gibi bilimkurgu ve fantastik edebiyat klasiklerinin yazarı Ursula Le Guin ise Tolkien’in sözlerine katılarak, “Eğer aklın ve ruhun özgürlüğüne değer veriyorsak, eğer özgürlük taraftarıysak, kaçmakla ve elimizden geldiğince çok kişiyi kurtarmakla yükümlüyüz,” der.

Fantastik edebiyatın nasıl tanımlandığı başlı başına bir tartışma konusu, ancak Mary Poppins’in de sıradan bir dünyada geçmesine rağmen sihir öğesine yer vermesiyle bu kategoriye girdiği söylenebilir. Mary Poppins daha çok 1964 Disney yapımı filmiyle bilinse de, ilk kitabı 1934 yılında yayımlanan 8 kitaplık bir seriyle ortaya çıkmıştır. P.L. Travers tarafından yaratılan bu karakter, in midir yoksa cin midir bilinmez. Doğudan gelen rüzgârla uçarak Kiraz Ağacı Sokağı on yedi numaralı eve gelir ve evin büyük çocukları Jane ile Michael’a sihirli bir dünyanın kapılarını açar.

1.jpg

Filmde çizilen Mary Poppins portresi Travers’ın bütün müdahalelerine rağmen kitaptakinden oldukça farklıdır. Ciddi, disiplinli ve biraz da huysuz bir tip olmasına rağmen, çocukları hemen kendine hayran bırakır. Şemsiyesiyle göklerde uçan, hayvanlarla konuşan, içinden yatak bile çıkan büyülü bir çantaya sahip bir dadıya hangi çocuk hayır diyebilir ki? Mary Poppins’in kabiliyetlerini yetişkinler bilmez, çocuklar da sanki aralarında gizli bir anlaşma var gibi yaşadıkları maceraları kimselere anlatmaz.

Kitaplarda yaratılan evrende bebekler de sihirli güçlere sahiptir; Banks ailesinin ikiz bebekleri birbirleriyle, hayvanlarla ve elbette Mary Poppins ile konuşabilir, ancak dişleri çıkmaya başlayınca bu kabiliyetlerini yitirirler. Sihirli kabiliyetlerini yetişkinken de korumak sadece Mary Poppins’e ve akrabalarına özgüdür. Gerçek hayatta da böyle değil midir? Çocuksu yaratıcılıklarını korumak az sayıdaki şanslı yetişkine has değil midir?

Çocukluğa, gri bir dünyaya tezat yaratan renklere, “sihirli” dokunuşlara, yani hayal gücüne bir övgüdür Mary Poppins. Tüm çocuklar ve çocuk kalanlar için…

 

http://www.kelimeyayinlari.com/yazar/pl-travers/

OKULDA VE EVDE TEKNOLOJİ KULLANIMI – Özlem Tokman

whizzkid-1242198-640x480

Okullarda teknoloji kullanımı son yılların popüler konularından biri. Gerek devlet okullarında gerekse özel okullarda iyi eğitim, teknolojiyi takip edebilme becerisiyle ölçülür hâle geldi. Devlet, öğrencilere tablet bilgisayar dağıttığı için reklamını yapıyor, özel okullarsa bilgisayar laboratuvarları ve dizüstü bilgisayarlarıyla gurur duyuyor. Ancak çoğu durumda teknoloji kullanımı kendi başına bir amaç hâline geliyor. Teknolojinin hangi amaca hizmet ettiği, çocuğun akademik başarısına ya da genel refahına nasıl bir katkıda bulunduğu sorgulanmıyor.

OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) tarafından farklı ülkelerden on beş yaş grubu öğrenciler arasında yapılan bir araştırmada, bilgisayar kullanımındaki artışın öğrencilerin testlerdeki başarılarını düşürdüğü ortaya koyulmuş. OECD’nin her üç yılda bir yaptığı Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (Pisa) diye adlandırılan bu teste katılan öğrencilerden, bilgisayarı derslerinde daha yoğun kullananların haftada bir ya da iki defa kullananlara göre daha başarısız oldukları tespit edilmiş.

İnternet ve derslik ortamındaki teknolojilerin en gelişkin olduğu Avustralya, Yeni Zelanda ve İsveç’te öğrencilerin okuma becerilerinde ciddi bir düşüş gözlenirken; İspanya, Danimarka ve Norveç’te ise kayda değer bir akademik gelişim tespit edilememiş.

Okulda internet kullanımının en düşük olduğu, Güney Kore, Şangay, Hong Kong ve Japonya’dan gelen öğrenciler ise OECD’nin uyguladığı testte en yüksek notları elde etmişler.

Bu, oturup üzerinde düşünülmesi gereken bir sonuç. Teknolojiyi ve interneti sınıf ortamından tamamen çıkarmak tabii ki bir çözüm değil. Ama hayatın her alanında olduğu gibi teknoloji kullanımında da seçici davranıp sadece amaca hizmet ettiği sürece müfredatın bir parçası hâline getirmek dengeli bir yaklaşım olabilir. Çünkü teknoloji ehil öğretmenlerin elinde, ancak yerinde ve zamanında kullanıldığında bir anlam ifade edebilir.

Okumaya devam et “OKULDA VE EVDE TEKNOLOJİ KULLANIMI – Özlem Tokman”

JANOSCH VE MUTLU DÜNYASI – Sanem Erdem

bannerjanosh

Hayat hiç kolay değil; sıkıntılar, acılar, kötülükler, engellerle dolu pek çoğumuz için. Bazılarımız kolay yaşamlar sürerken, bazılarımız da henüz çocukken dünyanın sert yüzüyle karşı karşıya kalıyor. Janosch adıyla tanınan Horst Eckert da bu talihsiz çocuklardan biri.

1931 yılında doğan Horst Eckert, alkolik bir babanın elinde şiddet görerek büyür. Henüz on üç yaşındayken bir demircinin yanında çırak olarak çalışmaya başlar. Zor hayatındaki tek kurtuluşu sanatta bulur. Münih Güzel Sanatlar Akademisi’ne girse de, yeteneksiz bulunup okuldan atılır, böylece serbest çizer olarak kariyerine başlar. Bir arkadaşının önerisiyle çocuk kitapları yazıp resimlemeye başlar ve yayıncısının önerisiyle de Janosch adını alır.

Janosch’un çocuk kitaplarında yarattığı dünya da kusursuz değildir. Kahramanlar türlü türlü aksiliklerle, sorunlarla karşılaşıp dururlar. Ama sanki bütün kitaplarında şu mesajı verir: Eğer bir dostunuz varsa, hiçbir şeyden korkmanıza gerek yoktur. Bazen İyi Günler Pembe Burun’da olduğu gibi dostluklar bile sekteye uğrayabilir. Ama gerçek dostların arasını hiç kimsenin bozamayacağını Ayıcık ve Kaplancık kanıtlar.

panama48

Mutluluk, aranması gereken bir şeydir Janosch evreninde. Bunun için yola çıkmak, yolda çeşitli maceralar yaşamak gerekir ve en sonunda varılan yer, kişinin kendi evi olsa da yaşanan deneyimler, tanışılan kişiler insanı değiştirir ve mevcut duruma farklı bir gözle bakmayı sağlar. Vaay, Panama Ne Güzelmiş, yolculukta önemli olan şeyin varılan yer değil, yolculuğun ta kendisi olduğunu anlatır biz okurlara. Haydi Gel Hazine Bulalım da benzer şekilde, asıl hazinenin hayatın güzelliklerinde saklı olduğunu gösterir.

Saklı hazine, Janosch’un öykülerinde sıkça işlenen bir motiftir aslında. Öykülere eşlik eden çizimlerde, içinde bir harita bulunan bir şişe belirir sık sık. Anlatıcı, kahramanlarını uyarmaya çalışsa da onların dikkatini çekemez bir türlü. Bunun gibi daha birçok ufak ayrıntı, dikkatli okurların keşfetmesi için çizimlere gizlenmiştir.

Hayat hiç kolay değil; ama sanat, edebiyat ve dostlar olduğu sürece zorluklara katlanılabilir.

ÇOCUĞUN İŞİ OYUNDUR – Özlem Tokman  

child-playing-1515545-640x480

Okul öncesi yıllarda oyunun ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat oyun artık sadece çocukları eğlendiren, hoşça vakit geçirmelerini sağlayan bir faaliyet olarak değil, eğitimin vazgeçilmez bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Çocuklar on yıl öncesine kadar okul öncesi kurumlarda, daha çok serbest düzende oyun oynarken bugünlerde yetişkinler tarafından desteklenen, yönlendirilen ve belli bir amaca hizmet eden oyunların önemi artıyor. Yetişkinler tarafından yapılandırılmış, amaçlı oyunlar çocukların ihtiyaçlarına göre şekillendirilip, müfredata esneklik getirilebiliyor.

Oyun süreci bir ders programını takip etmekten çok daha farklı bir seyir izler. Öğretmen, öğrenciler ve eğer erişimleri varsa doğa arasındaki karşılıklı etkileşimin sonucu olarak öğretmenin aktardığı bilgi öğrenciler tarafından algılanır ve oyun süreci içinde yeniden üretilip paylaşılır. Bu haliyle oyun içinde öğrenmek, bilginin tek taraflı aktarımından ibaret olan klasik eğitim yöntemlerinden büyük bir farklılık gösteriyor. Bu süreç bilgi akışını tek taraflı olmaktan çıkarıp birlikte bir yeniden üretime dönüştürüyor.

Bu karşılıklı üretim süreci öğretmenlerin öğrencileri daha yakından gözlemlemesine ve ihtiyaçlara göre ders planını yeniden yapılandırmasına da imkân sağlıyor.

Bu faydaların ötesinde oyunla öğrenme, sözlü iletişime ve paylaşıma çok daha açık bir yöntem. Çocukların neler öğrendiklerini sözlü olarak anlatabilmeleri hem sosyal, hem duygusal hem de bilişsel kabiliyetlerine büyük bir katkı sağlıyor.  Çünkü sözlü ifade karşılıklı iletişimi besleyen, paylaşılan bilgiyi büyüten, daha anlaşılır kılan bir süreç.

Okul öncesi eğitimin dünyadaki öncüsü olan ve Montessori eğitim araçlarını geliştirerek Avrupa’da gerçek anlamda okul öncesi eğitimin ilk deneysel çalışmalarını yapan Maria Montessori, ” Çocuğun işi oyundur,” der. Aslında bu sözün altında büyük bir bilgelik yatar. Çünkü oyun bir boş zaman faaliyeti değil, başlı başına bir iştir. Oyun çocukların kendileri için gerçek hayattakine benzer deneyimler yaratmalarına imkân sağlayan eşsiz bir fırsattır. Deneyimler küçük zihinleri açar, genişletir, yeni bilgiler ve yaratıcılık için alan yaratır.child-at-play-1428222-640x640

Ancak günümüzde oyun eskisi gibi tek yönlü, algılaması ve yapılandırması kolay bir konu değil. Eğitimciler serbest oyun, belli bir amaca hizmet eden oyun, teknolojik gelişmeyle gelen oyun ve geleneksel anlamda oyun arasında bir denge kurmak zorundalar.

Çağımızın çocukları teknolojiyle doğup, onunla büyüyorlar. Teknolojiye sınırlar koyarak çocukları zararlı etkilerinden korumaya çalışsak da, onları teknolojiden tamamen uzak tutmamız da mümkün değil. Çocuklar sosyalleşmek için akranlarıyla benzer konularda konuşabilmeye, aynı zevkleri ve ilgileri paylaşmaya ihtiyaç duyarlar. Tüm arkadaşları bilgisayar oyunlarından bahsederken bu alanda hiçbir deneyimi ve fikri olmayan bir çocuğun durumunu düşünün!

Bu noktada yine ve her zamanki gibi denge çok önemli. Hem anne-babalar hem öğretmenler bu dengeyi iyi kurmaya gayret göstermeli, okuyarak ve konu hakkında daha fazla bilgi edinerek çocukları yönlendirmeli.

Çocukları bilgisayar oyunlarından ve telefonlardan uzak tutamıyorsak, en azından ekrana bakarak geçirdikleri süreyi biraz daha anlamlı hâle getirebiliriz. Mesela son yıllarda Türkiye’de de gelişmeye başlayan sesli kitaplara, resimli kitapların telefonlar ve tablet bilgisayarlar için geliştirilen uygulamalarına bir göz atmalıyız. Hepimizin bunalıp çocuklarımızın eline telefon ya da tablet bilgisayarları tutuşturduğumuz anlar oluyor. İşte bu zamanlarda, arada bir de olsa sesli kitap dinlemelerini ya da tabletten resimli kitaplara bakmalarını sağlayabilirsek dengeyi kurma yönünde sağlıklı bir adım atmış oluruz.

Oyunun her türlüsü güzeldir ve bir amaca hizmet eder.  Finlandiya’da uygulanan oyunla öğrenme modelinin büyük başarıya ulaştığını biliyoruz. Finlandiyalılar serbest oyunun, yetişkinler tarafından yönlendirilen oyuna göre yaratıcılığa ve bağımsız düşünceye daha çok yer açan bir faaliyet olduğunu savunuyorlar.

Bu hipotezin doğru olduğunu düşünsem de okul öncesinde sadece serbest oyunla eğitim verilmesinin her kültürde kabul göreceğine ve olumlu sonuçlar vereceğine inanmıyorum.

Serbest oyun, yetişkinler tarafından yönlendirilen oyun ile teknolojik gelişmelerin hayatımıza soktuğu eğitim oyunları ve kitaplar arasında bir denge kurarak ilerlemenin, çocukların sosyal, duygusal ve bilişsel gelişimine ve yaratıcılığa büyük katkılarda bulunacağına inanıyorum.

Oyun çağının çocuklarımızın hayatındaki en güzel çağ olduğunu unutmadan onlara destek verelim. Onları oyunlar ve masallarla büyüterek daha büyük zorluklara göğüs germeleri gereken okul yıllarına hazırlayalım.  Onlara teknolojinin kölesi olmadan ama ondan uzak da kalmadan yaşamanın mümkün olduğunu öğretelim.  Tabii bir de dışarıya çıkıp eski günlerdeki gibi ip atlayıp top oynamanın şahane bir şey olduğunu hatırlatmayı unutmayalım.

 

ÇOCUK EDEBİYATINDA EĞİTİCİ UNSURLAR VE ARNOLD LOBEL – Sanem Erdem

bannerarnold

Çocuk edebiyatı, ortaya çıkışından bugüne dek hâkim kültürü ve düşünceleri çocuklara aşılamanın bir yolu olarak görülmüştür. Çocuk kitapları denince akla sanki daha çok keyif veren hikâyeler yerine faydalı olmayı, çocuklara ahlak dersi vermeyi amaçlayan metinler gelir bu yüzden. Ancak bu amaçla yazılan didaktik kitapların çocukların ilgisini çektiği söylenemez.

Çocukların bilinçaltının okudukları ya da dinledikleri hikâyenin altında yatan mesajdan etkilendiği ve böylelikle gelişimlerinin şekillendiği bir gerçek. Ne var ki çocuklara mesaj vermek için edebiyattan taviz verilmeli midir? “İyi edebiyat” yapmak dışında bir amaca sahip olmayan çocuk kitaplarının, çocuk gelişimindeki yeri nedir?

Arnold Lobel, hikâyelerini “önce edebiyat” yaklaşımıyla kaleme alarak, kitaplarını çocuk edebiyatı klasikleri arasına sokmuş yazarlardan biridir. 1960’lı yıllarda Amerika’da çocuk kitapları piyasası yeni yeni hız kazanırken yazmaya başlar. Resim eğitimi almış olan Lobel, kendisinin amatör bir yazar olduğunu düşünse de basit bir yapıya sahip öyküleriyle ve yumuşak renklerin hâkim olduğu çizimleriyle çocuk ve yetişkin demeden herkesi etkilemektedir. Sadece karakterlere ve biçime odaklandığını belirten Lobel asıl çıkışını, çocuklara göre öyküler yazmayı bırakıp, sadece içinden geldiği gibi yazmaya başlamasıyla yapar. Yazdıkları kendi sözleriyle, çocuk öyküleri kılığına girmiş yetişkin öyküleridir. Ortaya ne çocuk, ne yetişkin; ne insan ne de hayvan olan karakterler çıkarır. Bu hayali karakterleri oluşturarak, öykülerinin dünyanın dört bir yanındaki okurlarla bağ kurmasını amaçlamış ve bunu da fazlasıyla başarmıştır. Bu yüzden Arnold Lobel’ın hitap ettiği kitle kesin sınırlarla çizilemez, okumayı yeni öğrenmiş çocuklar da sever kitaplarını, yetişkinler de.

2

Kitaplarındaki hava, tek kelimeyle ifade etmek gerekirse “sıcak”tır. Dışarıda kar yağarken yorganın altında uyumak, fırından yeni çıkmış kurabiyeler yemek gibi düz anlamıyla; dostluk gibi, anlayış gibi, şefkat gibi mecaz anlamıyla dolu sıcacık bir atmosferde geçer öyküler. Çok basit bir dille irade gibi, kararlılık gibi ve hatta tembellik hakkı gibi konulara değinerek okurlarını düşünmeye teşvik eder. Bu yüzden Kurbağa ve Murbağa (Frog and Toad) serisi başta olmak üzere kitapları ABD’de okul müfredatına girmiştir; okuma, yazma, matematik, coğrafya, felsefe ve biyoloji gibi temel derslerde yardımcı olarak kullanılmaktadır.

Amerika’da oldukça sevilen ve hak ettiği değeri gören bir yazar ve çizerdir Arnold Lobel. Prestijli Newbery ve Caldecott ödülleri bir yana, aldığı en büyük ödülün kitaplarının binlerce çocuk tarafından okunmuş olması olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Ülkemiz çocukları da Arnold Lobel ve kitaplarıyla tanışmayı hak ediyor.